İNSANIN TANRILAŞMASI

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-17.07.2019

İnsanoğlu kendi biricikliğini teklik olarak görürse tanrılaşır. Tarihin her döneminde, ‘ilimde, fikirde, siyasette, sanatta vs.de’ insanlar arasındaki konumu biricik olanların bir kısmı ya bizzat kendilerinden veya çevrelerinden ya da hem kendilerinden hem de çevrelerinden kaynaklı olarak tanrılaşmaya açılan kapılardan içeri girmişlerdir. Esasında bu risk yaratılmış her insan için kendi sınırlarının farkında olmadığı veya sınırlarını unuttuğu yani ölümlü bir beşer olduğu halde haddini aştığı her durumda söz konusu olabilir. Bu durum geçmişte çok yaşandı, bugün de artarak yaşanmaya devam ediyor. Buna herkesin bildiği pek çok örnek vermek mümkündür. Uzak geçmişte Nemrut, Firavun; yakın geçmişte Comte, Hitler, Mussolini, Marks, Lenin, Stalin, Mao; günümüzde de bunun örnekleri dünyanın her yerinde sayılamayacak kadar çoktur. Tanrılaşmaya başka bir isim vermek gerekirse ‘vazgeçilmez(?) tek olmak’ denilebilir.

 Tanrılaşmak nedir?

İnsancılık/hümanizm, insanı evrende tek ve en yüksek değer olarak gören, insanı geliştirme ve yüceltmeyi amaçlayan bir düşünüştür. Varlığı anlamakta ve anlamlandırmakta, tanrı-merkezci anlayışın terk edilmesi, insan-merkezci bakış açısının benimsenmesidir. Bu sürecin sonucu olarak insanın tanrılaşması demek olan hümanizm, insanı dünyevileşme sürecinden geçirirken otorite, hegemonya ve meşruiyetin tek kaynağı olarak da insanı görür. Din dünyadan uzaklaştırılırken, dünyevi olanın dinselleştirilmesi/kutsanması da bu sürecin sonucudur. Böylece ortaya çıkan tanrılaşmak, insanın kendisini “her şeyin ölçüsü ve ölçütü” kılmasıdır. Bunu yaptığında insan kendisi için iyi, güzel, faydalı, doğru olanı belirlerken arzularına bakıyor ve hazlarını tatmin eden her şeyde süslü bir güzellik (9/Tevbe:37) görüyor; sonuçta, ‘Öyleyse her şey mubahtır.’ diyebiliyor. İşte bu tanrılaşmaktır. Çünkü Tanrı inancını kaybeden her kişi ya kendi tanrısı olur ya da kendisine bir tanrı bulur.

Kutsalın içindeki hurafeleri reddetmek yerine Yaratıcı fikrinin reddedilmesiyle birlikte hakikate giden yolun yitirilmesinin hemen ardından, önce insanın, sonra gücün, daha sonra güce sebep olan imkân, bilim, teknoloji gibi araçların kutsanması, din dışı kutsallıkların ortaya çıkmasına sebep oldu. Çünkü insan, gerçek anlamda hiçbir kutsala sahip olmadığında, ihtiyaç duyduğu bu saha boş kalmamakta; film, müzik, spor, siyaset ve medya yüzlerinin kutsandığı bir sürece gelinmektedir. Başarı(?), makam, şöhret, servet, kudret, şehvet insanların yeni putları olarak her gün okşanmakta ve sevilmekte, acıktıkça yenilmekte, böylece bu süreç de kendi hurafelerini oluşturmuş olmaktadır.

Nedir tanrılaşmanın alameti?

Tabi ki ilk olarak her türlü kutsala, reddeden, basite alan veya tarihte kaldığına inanan bir önyargı ile yaklaşmaktır. İkinci olarak da kutsaldan boşaltılan her yere hemen, kendilerine, beğendikleri bir kişiye/kişilere ait görüş, düşünce ve önerileri, ‘tek ve vazgeçilemez, değiştirilmesi söz konusu edilemez ebedî doğrular’ olarak yerleştirmektir. Bu tavır kendini ebedî kılmaya çalışmanın bir yöntemidir. Hâlbuki insanlığın tecrübe birikimi de zamanla artarak toplumları geçmişlerinden çok farklı yaşam tarzlarına yönelten değerlere doğru götürebilmektedir. Bu tavır, bu anlamdaki bir gelişmeyi mümkün kılmayan bir donukluğa da sebep olmaktadır. Bu tavır aynı zamanda, zatı itibariyle zemin ve zamanlar üstü olamayanın, kendisini ve onayladığı hususları zemin ve zamanlar üstü kılmaya çalışmasıdır. Zaten insanın tanrılaşması da budur.  

İnsanın bilgisinin ve düşüncesinin elbette sınırları vardır. Çünkü insan ancak algılayabildiği şeyleri kavrar, kavrayabildiği şeyler üzerinde düşünebilir. Üçgen veya daire denildiğinde, zihin bu şekilleri daha önce gördüğü ve öğrendiği şekilde kendi içinde çizer ve görür, buna algılamak denir. Meselâ; ‘kalem’ denildiği anda zihinde oluşan kalem görüntüsü ‘algı’, kalem kelimesi ‘kavram’, el ile yazmak gayesiyle kullanılan alet ‘gerçek kalem’dir. Yani ‘algı, kavram ve gerçek’ üç ayrı ve birbirine bağlı husustur. Bu durum başlangıçta zihnin bir şeyi tasavvur etmesiyle/ algılamasıyla/ yani o şeyin görüntüsünü canlandırabilmesiyle mümkündür.

İnsanın varlığını bildiği her şeyin görüntüsünü zihninde oluşturabilmesi mümkün değildir. İnsan ise ancak algıları yoluyla ihata edebildiği ve bu yöntemle kavrayabildiği şeyler üzerinde düşünebilir, düşünebildiklerini anlayabilir ve tüm bunları da aklı ile gerçekleştirir. Çok kıymetli bulunan ve insanların sık sık davet edildikleri ‘düşünme’ eyleminin (59/Haşr:21; 47/Muhammed:24; 54/Kamer:17; 4/Nisa:82…) böyle bir alt yapıya sahip olması ve bunun kişi tarafından bilinmesi gerekir. Bu durum kişiye neyi tefekkür edip edemeyeceğini öğretir. Bu önemlidir çünkü insan her anlamda sınırlıdır; sınırlı olduğunu, düşünmek konusunda da bilir ve anlarsa tefekkürünü uçuruma sürmez ya da tefekkürü onu uçuruma sürüklemez. Yani bu bilince ulaşan kişi, bazı durumlarda kendi kendisine ‘Burada duracağız.’ diyebilir. Bunu diyemeyen kişi, tıpkı ilk koyunun atladığı uçurumdan gerideki tüm sürünün birer birer atladığı gibi, kendisini herhangi bir uçurumdan üstelik ‘ilim, bilim, filim, dilim, dinim…’ diyerek faniler tarafından kutsanmış görüşler için atabilir.

Neden böyledir?

Çünkü insan gerçek anlamda ve doğru şekilde tefekkür etmek istemediğinde yolu mecburen bu mecralara düşmektedir. Bazı kişiler ne kendi sınırlarını ne de başkalarının sınırlarını görmek ve bilmek istememektedir. Çoğu kere tatlı bir rüya, yorgunluk veren bir uyanıklıktan iyi gelmektedir bu yönelişteki kişilere. Hayatlarını eksik bir kılavuz olan duygularına teslim etmeyi kolay bir yol olarak tercih ederler; aklı kullanmanın ve tefekkürün zorluğunu yaşamak istemezler. Her şeyin hazırını arzu ettikleri gibi bilginin de hazırını isterler, oysaki pek çok bilgi, her insana aynı şeyi söylemez. İşte bu yüzden esasında herkes hayatı -ama doğru ama yanlış eylemleriyle- kendi yaptığı yolda yürümeye mecburdur.

BİR ZÜMRÜDÜANKA HİKÂYESİ - 24

Bir Zümrüdüanka Hikâyesi -23

Bilgelik ve Cehalet Vadisi-4

ŞAHMERAN’LA KARŞILAŞMA

Geri dönenlerden sonra kalanlar toplandı, yolculuğun bundan sonrasının nasıl geçeceği ile ilgili olarak konuştular. Fakat bu konuşma o kadar uzadı ki hava iyice karardı ve birden gök gürleyip şimşekler çakmaya başladı. Tüm kuşlar sağa sola bakınırken biraz ilerdeki mağarayı gördüler ve sanki ağız birliği etmiş gibi mağaraya doğru uçmaya başladılar. Mağara alabildiğine büyüktü. İlginç olan neredeyse duvarının ve zeminin her tarafında küçük delikler vardı. Tüm kuşların dikkatini çekti bu durum fakat dışarının fırtınası baskın geldiği için üzerinde durmadılar. Kısa süre sonra da hepsi bir deliğe girip uyumaya başladı.

Gecenin çok geç bir vaktinde Zümrüdüanka duyduğu bir sesle uyandı, aynı sesle Rade de uyandı. İkisi de gördüklerinin gerçek olup olmadığını düşünerek şaşkınlıkla bakıyorlardı. Karşılarında Meran ailesinden bir yılan duruyordu. Tüm meranlar gibi bu da çift başlıydı. Bedenin yarısı insan gibi ve üstünde bir insan başı, belden aşağı kısmında ise oldukça uysal bir görünüşe sahip ancak tek bir ısırıkta kırk insanı öldürebilecek kadar zehir üretebilen Taipan yılanına benzer bir yılan başı vardı.

-      Ben, Yılan Ana Sultan Şahmeran’ın elçisi Kara Yılan’ım. Sizi Sultanımız davet ediyor, dedi kendi dilinde.

Her ikisi de bu yılan dilini anladılar fakat;  

-      Sultanınız kim dedin, dedi şaşkınlıkla Rade, Zümrüdüanka’dan önce

-      Şahmeran Sultan, dedi Kara Yılan

-      O bir masal değil miydi?

-      Siz ne kadar masalsanız o da o kadar masal. Bu mağaranın sahibi odur, siz şu anda bizim dünyamıza giden vadinin girişindesiniz. Buyurun gidelim, dedi Zümrüdüanka’ya bakarak.

-      Çaresiz kaldığımız için böyle oldu, hava düzelince çıkarız zaten dedi Rade

-      Buyurun, şu anda sizi bekliyor, dedi tekrar Zümrüdüanka’ya dönerek.

-      Bir dakika, dedi Rade, onun tek başına gitmesine izin veremem, ancak beraber gidersek onun seninle gitmesine razı olurum.

-      Yoksa, diye tısladı elçi yılan

-      Yoksa…

-      Peki buyurun öyleyse, dedi ve bir delikten içeri girerken delik arkasındaki iki kuşun girebileceği şekilde genişledi, onlar da girdiler ve delik yeniden eski haline geldi.

Yerin yedi kat altına doğru gitmeye başladılar. Yılanın sürünerek, Zümrüdüanka ve Rade’nin uçarak gittikleri uzun, hızlı ve sessiz bir yolculuktan sonra Şahmeran Sultan’ın ülkesine vardılar. Güller, havuzlar, yılanlarla dolu bir dünyada neredeyse taş yerine altın, zümrüt, elmas, yakut kullanılmıştı. Kısa bir dinlenmeden sonra ikisini Şahmeran’ın bulunduğu yere götürdü elçi Kara Yılan. İkisinin de nutku tutulmuştu cik bile diyemiyorlardı. Ne Rade’nin gök gürültüsünü andıran sesinden ne de Zümrüdüanka’nın konuştuğunda herkesin nefes almadan dinlediği sesinden eser vardı.

Karşılarında, vücudunun yarısı insanlara benzeyen güzeller güzeli bir kadının başı vardı. Diğer yarısıysa yılandı ve kuyruk kısmında da engerek yılanını andıran bir yılan başı vardı. Tek bedende yaşayan bir dişi yılan ve bir kadın sultan tarafından yönetilen bir ülkeydi burası. Bu yılanların ailesine Meran denirdi ve yöneticileri Şahmeran ölünce ruhu kızına geçer ve aynı düzen devam ederdi. Örnek bir düzende barış içinde yaşayan bu yılanların akıllı ve şefkatli kraliçelerine Şahmeran denirdi. Gizemli bir hayatı ve yılanların sultanı olan Şahmeran, gömülere bekçilik eder, soluğu ve bakışı ile öldürebilirdi. Türkler, onu Erbökelerin (İnsan erderha) başı olarak kabul eder, bunların dişisine İşbüke derler; Erböke ve İşbükelerin yöneticisine de Şahmeran derlerdi. Hititler ona İlluyanka dediler. Bazıları ise öldürülünce kanının döküldüğü yerde kanatlı at/Pegasus ve zehirli yılanlar oluşan Medusa dediler.

-      Hoş geldiniz, safalar getirdiniz, dedi Şahmeran

-      Hoş bulduk, dediler.

-      Bizi şereflendirdiniz.

-      Biz böyle bir yeri ve sizi masal sanıyorduk, dedi Zümrüdüanka

-      Biz de sizi masal sanıyorduk, dedi Şahmeran

-      Sen gerçekten Şahmeran mısın? Ben bir kuş uykusunda ve kuş rüyasında değilim değil mi, sen nasıl Şahmeran olabilirsin?

Evet, o gerçekten bilgeliğin piri Yılan Ana Sultan Şahmeran’dı, adına efsaneler söylenen bir varlıktı tıpkı Zümrüdüanka gibi. Ancak o da işte bir gerçek olarak karşısındaydı. Başında taç bulunan etkileyici bir güzellik bedeni yılana benzer ve kuyruğunun ucunda yılan başı bulunan bir mahlûktu. Çift başlı olduğu söylenirdi gerçekten öyleymiş, ondan hep afeti devran bir güzel olarak söz edilirdi az bile söylenmiş, diye düşündüler. Canlı olan her varlığın onun bakışlarının, duruşunun, sözlerinin etkisinde kalmaması mümkün değildi. Her sözü doğrudan kalbe yol buluyordu sanki.

Sayfa 1 / 72

VİDEOLAR


Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)

Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)

Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC’si (Ekim 2018)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC'si (Ekim 2018)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)

Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)

Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)

Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)

Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)

Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)

Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)

TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)

Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Joomla templates by Joomlashine