Bizim Toplumumuzda, evlilik söz konusu olduğu zaman genelde herkes teşvik eder. Yeni bir yuvanın kurulması, gençlerin ailelerini, akrabalarını ve çevrelerini sevindirir. Evlenecek gençler, bu zaman diliminde kendi ailelerinde yaşanan sorunların hiçbirinin yaşanmayacağı bir evlilik hayali içerisindedirler.
İnsanlığın tüm gelişmişlik ve modern kültür iddialarına rağmen, kadın
erkek eşitliği, kadın sömürüsü, kadın istismarı, kadın özgürlüğü gibi
konu ve söylemler Avrupa’dan Amerika’ya, Asya’dan Afrika’ya kadar hemen
hemen tüm kıtalarda gündemlerin öncelikli satırbaşları olarak yerlerini
koruyor. Kısacası Kadın konusu ya da daha net bir ifadeyle kadın
sorunları gerek dünyada gerekse ülkemizde hala tartışmaların odağında
yer almaktadır. Bugün dahi küresel güç olma hesapları yapan
Türkiye’mizde kadınların başlarını örtme özgürlükleri ciddi bir baskı
altındadır.
Peki, kadın nasıl oluyor da erkeğin yanında hayatın öznesi konumundan
ikincil, yani nesnesi konumuna indiriliyor? Nasıl oluyor da kadın
üzerindeki baskı ve istismar geleneği, ilk çağlardan günümüze kadar
farklı formatlarda da olsa devam edebiliyor? İşte bu soruların cevabını
bulmak amacıyla 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü fırsat bilerek yazar
Ayten Durmuş ile bir söyleşi yaptık. Bu konuyu Ayten Durmuş
Hanımefendi’yle tartışmamızın elbette ki önemli bir sebebi var: Ayten
Hanım, Nesil Yayınları’ndan yeni çıkan kitabı “Geleneksel ve Modern
Hurafeler Kıskacında Kadın” adlı kitabında, bugün de yaşanmaya devam
eden kadın sorunlarını merkez alarak tarihi bir sorgulamaya girişiyor.
Kitapta, bugüne kadar dinsel, kültürel, bölgesel ve ideolojik olarak
kadın üzerine kurgulanan birçok tezlerin ciddi eleştirileri var…
Ayten Hanım, öncelikle kafama takılan şu ilk soruyu sorayım: Bugün
Dünya Kadınlar Günü ve sizin de “Geleneksel ve Modern Hurafeler
Kıskacında Kadın” isimli kitabınız yaklaşık on gün önce piyasaya çıktı.
Bu yayın tarihi bilinçli bir tercih mi? Hem ticari hem de kitabın
misyonu açısından soruyorum.
Kitabın basım tarihinin 8 Mart’a yakın olması bilinçli bir zamanlama
değil. Öyle denk geldi, ama inşallah bunu da bir tevafuk sayalım. Çünkü
yıllardır üzerinde çalıştığımız bu kitapta kadını ilgilendiren birçok
şeyi, en geniş çerçevede ele aldığımız için, senede bir gün ile
olmayacak şeyler var.
Kitabın ismi de çok etkileyici: “… Hurafeler Kıskacında Kadın”. Özellikle şu hurafeler kısmını açabilir misiniz?
Sağlam ve doğru bir dayanaktan yoksun, güzel ve faydalı özelliklerini
kapsamayan, en önemlisi insanlarda inanç haline gelmiş, ama doğru bir
inançla alakası olmayan, buna rağmen dini bir ritüelmiş gibi saygınlığa
ve geçerliliğe sahip her tür düşünce, davranış ve yönelişlerdir.
Yaygınlık ve geçerlilik açısından hurafelerin ortaya çıkış tarihi
önemli değildir. Beş, on yıllık hurafeler olabildiği gibi, bin, iki bin
yıllık hurafeler de vardır. Yalnız hurafeler dokuz canlıdır, yok
ettiğinizi sandığınız yerde ve anda bile derhal bir başka libasa
bürünerek yeni kimliğiyle ortaya çıkabilir. Ruhsal tatmin sağlayanları,
çıkar sağlayanları, enelerin üstünlük vehmini okşayanları bunların en
önemlilerindendir.
Eseriniz çok kapsamlı, sanki kadına yönelik tüm algıları sarsmaya,
değiştirmeye yönelik inançlı bir gayret gibi. Neden bu işi üzerinize
aldınız? Sizi böylesi kapsamlı bir çalışmaya iten sebep nedir?
Toplum içinde karşılaştıklarım, gördüklerim, doğru sanılan sebeplerle
yapılan zulümler, yaşanan acılar, kendi kimliğim, dinî inançlar
üzerinden hayat bulan hurafeler, bugünümüz ve geleceğimiz adına
yaşadığım endişeler beni bu mayınlı alana girmeye sevk etti.
O zaman şöyle bir soru sorayım: Kadının sorunu ne zaman ve nerede başlıyor?
Toplumun yanlış geleneklerinde ve bu geleneğin taşıyıcısı bireyin
zihninde başlıyor. Bu yapıdaki bireylerin kurduğu aileler de kadın
sorunlarına kaynaklık etmektedir. “Kalıp yargılar ve kalıp kimlikler
vardır, kimse bunların dışına çıkmamalıdır” şeklindeki düşünce belli
bir kitle tarafından kabul görmüştür. Düşünceler değiştirilmeden
davranışların değiştirilmesi, ancak zorla olur, bu da toplumun geneli
düşünüldüğünde neredeyse imkânsızdır. Anayasa ve yasayla ortaya konulsa
bile, kâğıt üzerinde kalan haklar ve düzenlemeler bunun en açık
göstergesidir.
Peki dinler açısından baktığımızda kadının pozisyonu nedir? Özellikle üç ilahi din olarak soruyorum.
Üç semavi kitap üzerinden bakarsak Tevrat’ın ‘Tekvin bölümü, ilk
imtihan ve sonuçları’ bu konudaki en önemli yanlışların kaynağı olarak
görünmektedir. İncillerin bu konuda ayrı bir yargısı yoktur, bu konuda
Pavlus’un da yönlendirmesiyle Tevrat’ın görüşleri Hıristiyanların
dünyasında da kabul görmüştür. Müslümanlara gelince, Müslüman olan
Yahudi ve Hıristiyanların belleklerinde, yaşamlarında ve yazılı
kaynaklarındaki aynı algı, onlar Müslüman olduktan sonra da devam etmiş
ve onlar eliyle ve diğer nakilciler yoluyla Müslümanların kaynaklarına
da bu görüşler girmiştir. Belki en kötüsü Son Kitap, bazı kimselerce,
işte bu israiliyyat kuşatıcılığı altında okunmuş, anlaşılmaya ve
açıklanmaya çalışılmıştır. Kur’an elbette âdil olmayan ve evrensel
çerçevede değerlendirme imkânı olmayan görüşlerle
değerlendirilmemeliydi. Ancak tüm bunlara rağmen Kitabımız ve Allah’ın
Son Elçisinin hayatı tüm bunlardan beridir ve gönülleri rahatlatacak
kadar açıktır.
Modern ya da laik anlayışta durum nedir?
Modern ya da laik anlayış, ülkemizde uygulanmakta olan mevcut haliyle
zaten kendisi bir sorundur. Dokunduğu sorunsuz alanlarda bile bu
haliyle sorun oluşturacak kadar ne idüğü belirsiz bir şeydir her ikisi
de. İnsanları, zamanla kayıtlı, sık değişebilen ölçülerle ve
güçlü-güçsüz, zengin-fakir, zalim-mazlum olarak her durumda tüm
taleplerini tek dünyaya indirgemiş bir yaşam tarzı önerisiyle, mutlu,
huzurlu etmesi mümkün değildir. Bu zaten ispatlanmış bulunmaktadır.
Ülkemizdeki durum ise izahtan vareste olacak kadar ortada ve acınılacak
boyutlardadır. Tanımlanamayan bir bukalemun haline getirilen laiklik,
elindeki kişilerin anlayışına göre değiştiğinden/tanımlandığından,
biçimi değişen yeni hurafelere kaynaklık etmekten başka bir işe
yaramamaktadır.
Muğlakta kalan bir soru sorayım size: “Kadının sosyalleşmesi”nden ne anlıyorsunuz?
Hayatı baştan aşağıya cinsiyetlere göre ikiye ayırmak nasıl mümkün
değilse, bu durum nasıl hayatı zorlaştırıyor ve sorunlara sebep
oluyorsa; sınırsız bir beraberlik de daha farklı ve çoğu zaman daha
kötü sorunlara sebep olur. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak olur bu.
‘Dindarlık, evden mümkün olduğu kadar çıkmamak; sosyallik, eve
uğramamak, sorumluluklarını yok saymak veya öncelikli sorumluluklarını
yok sayıp, üstüne vazife olmayan şeylere yönelmek.’ Hepsi yanlış.
Dengede, duruma ve şartlara göre değişen, gelişen bir hayat organizesi
doğrudur ve bunun da tek bir tanımı yoktur. Kişinin şartlarına göre
değişir.
Bazı ünlü düşünürlerin kadın hakkındaki yorumları var ve bunların çoğu
olumsuz. Platon, Nietzsche, Hasan-ı Basri, Necip Fazıl Kısakürek gibi.
Bu ortak kanaatin nedeni nedir sizce?
Önce şunu açıkça belirtelim: Bu tür görüşleri Allah’a dayandırmak, Allah adına yalan söylemektir.
Öyleyse bu görüşler nasıl ortaya çıktı. Bunların farklı sebepleri
vardır. Bazılarını sıralayalım: Kişinin sahip olduğu cinsiyet (bunların
hepsi erkek); bireysel enenin üstünlük ihtiyacının en kolay tatmin yolu
olması; o kişilerin bireysel hayatlarında onları bu görüşe getiren
olaylar yaşamaları; kadının eğitim ve kendini geliştirme imkânlarından
en yakınları tarafından yoksun bırakılarak ilmi, dini ve sosyal
seviyesinin düşürülmesi ve bu yolla bu görüşleri doğrulayacak durumda
olması; en önemlisi bozulan ve devamında yanlış anlaşılan inançların
yeni bir nakil dini oluşturması da bu tür görüşlerin yaygın bir kanaat
haline gelmesine sebep olmuştur. Bunların hepsinin örnekleri var, ancak
burada bunlara girmeyi gereksiz görüyoruz. Bir tanesini verirsek durum
belki anlaşılır. ‘Kadına asla miras verilmemelidir,’görüşünü verdiğimiz
düşünürün ablasının, babasından kalan malı dilediği gibi
değerlendirmesi/harcaması, onun tarafından hoş görülmediği için bu
karara vardığı görülüyor. Acaba aynı konuda, görüşünü yazmayan abla ne
düşünürdü. ‘Babamın malı tamamen erkek kardeşime kalsın, ben onun
insafına kalayım’ mı derdi?
Bugüne bakarak sorarsak, Türkiye’de kadının öncelikli sorunları nelerdir bugün?
Türkiye’deki kadının yaşamadığı sorun yok ki öncelikli olanını
belirlemek mümkün olsun. Bir evde biri, diğerinde öteki, bir başkasında
bir başka sorun öncelikli olabiliyor. Buna rağmen yine de bir şey
söylemek gerekirse inançları konusundaki cehaleti ve sağlam kaynaklara
yönel(e)memesi, yoksulluğu (mesleksizliği, vasıfsızlığı), şiddet ( her
türlüsü), gayesizliği, bunların en kolay fark edilenleridir denilebilir.
Son olarak, Tarihsel süreci incelediniz. Bir çıkarım, öngörü olarak
süreç kadının aleyhine mi lehine mi işliyor? Yoksa kadın tarih içinde
biçilen rolüne sadık mı kalacak?
Yazılı ve görsel medya ile her şey her yerde gündeme gelebiliyor.
İnsanlar bu konuda pek çok şeyin üzerinde düşünüyor ve konuşuyorlar. Bu
durum tedavi edilmesi gerekli önemli hastalıkların olduğunu ortaya
koyuyor. Biz, senelerdir aile sağlamlığımızla övünen bir toplum iken,
boşanma oranının birden artması da bu gerçeği ortaya koyuyor.
‘Ne oluyor?’demek gerekiyordu, bunu herkes söyledi zaten.
‘Neden oluyor?’demek gerekiyordu bir de. Bunu da biz söylemeye çalıştık.
Süreç kadının lehine mi, aleyhine mi? Arzu ederiz ki lehine olsun.
Çünkü kadın ailenin iki temel direğinden birisidir. Ondaki bozukluğun,
sorunun veya sıkıntının aileyi etkilemeyeceği nasıl düşünülebilir.
Toplum olarak huzur ve mutluluğumuz için bu konular üzerinde titizlikle
durmak gerekiyor. Bunu dışarıdan biri değil, aramızdan biri yapmak
zorunda. Evi temiz olmayanın, komşunun kapısına karışma hakkı yoktur.
Evimizin epeyce kirlendiğini kabul etmek neden bu kadar zor geliyor,
kirlendiği ortada hâlbuki.
Kadının tarihi rolüne gelince: Her insanın, yapmazsa her şeyin alt üst
olacağı ve yapmazsa pek bir şey olmayacak işleri vardır. Meselâ
‘eşlik+annelik+evlatlık’ kadının; ‘eşlik+babalık+evlatlık’ erkeğin
devir hakkına sahip olmadıkları durumlardır. Geriye kalan her şey
duruma, şartlara, imkânlara göre düzenlenebilir. Günümüz şartlarında
aile hayatımızda da pek çok şeyin değiştiğini görmezden gelmek ve
klasik rol paylaşımında ısrarcı olmak, bunu mümkün kılmıyor. Zaten aile
içindeki sorunların bazısı da bu yüzden çıkıyor. Akıllı insan, içinde
olduğu zamana ve duruma, doğru ölçüleri vurarak kararı alan ve
uygulayan insandır. ‘Uydum kalabalığa’ diyen insanın doğrusu olmaz.
Bu vesileyle, herkesin, kendi mutluluğu için eteğindeki taşı dökerek,
şapkasını önüne koyarak, değişmez değerler ışığında kendi bireysel ve
ailevi hayatının muhasebesini bir kez daha yapmasını istirham ederek,
selam ve sevgilerimizi sunar ve ‘Geleneksel ve Modern Hurafeler
Kıskacında Kadın’ isimli kitabımızın hayırlara vesile olmasını dileriz.