Kadın ve Erkek..
Birbiri olmadan yarım, ancak birlikte olunca bütün...
iki cins birbirine muhtaç. insanlar sadece nesil için değil, her anlamda birbirlerine ihtiyaç içerisinde.
Nesil üretme imkânı kalmamış nice yaşlı karı koca vardır ki âdeta ikinci balayı yaşadıklarını düşünmekten kendimizi alamayız.
Yer ile göğün
karışıp, zeminin alt üst olduğu bir zamanda bir küçük armut çekirdeği esen
rüzgârın önünde gidiyordu. Nice zaman geçip nice yer gördükten sonra rüzgârın
sakinleşmeye başlamasıyla yere ineceğini anladı. Onca güzel yer görmüştü,
hangisi olsa olurdu. Ancak rüzgâr getirdi getirdi onu bir kayanın başındaki
çıkıntıya bıraktı. “Eyvah” dedi armut çekirdeği “Eyvah ben burada ne
yaparım.”derken, hafif bir esintiyle en azından her yeri gördüğü kayanın
başından, iki yalçın kayanın arasına düştü. Şaşkınlık ve dehşet içinde
haykırdı: “Ben artık bittim, burada ne yapabilirim, ölüm bu halimden bin kat
daha iyiydi, şimdi ne yapacağım?”diyerek inlemeye başladı.
Gerçekten
yapacak bir şey yoktu, çünkü ne altında toprak ne üstünde gökyüzü vardı. Altı
kaya üstü kaya, aradaki küçük boşlukta dibe doğru kaydıkça kayıyordu. Rüzgâr
değmiyor, yağmur dokunmuyordu. Günler böyle geçiyor ve armut çekirdeği
çaresizlik girdabında dibe vuruyordu.
Yine böyle
bir gün bulunduğu yere gelen sesten yağmurun yağdığını anladı. Yağmur kendisine
dokunsun istiyordu, ancak üstünde şemsiye gibi duran kaya sebebiyle bu mümkün
değildi. Birden çekirdeğin aklına geldi: “Allah’ım, dedi, imkânsız benim
içindir, senin için imkânsız olabilir mi? Sen dilersen her şey olur. Ben senin
rahmetine muhtacım.”derken, güneşin yakarak kavurarak yalçınlaştırdığı koca
kayaya değen serin damlalar, kayayı serinletirken hafif bir çıtırtı gelmeye
başladı: “Çıt, çıt, çıt, çat, çaaat”
Koca kayanın
ortasında, ipice bir yarık oluşmuştu. İşte oradan incecik yağmur suları, armut
çekirdeğine gelmeye başladı. Çekirdek anladı ki duası kabul gördü. Gözyaşlarını
yağmur sularına karıştırarak şükür secdesine kapandı. Oraya azıcık giren
yağmurun, daha bereketli çıkması bu yüzdendi, ama bunu pek kimse bilmedi.
İlerleyen
günlerde esintilerin getirdiği toz ve yağmur suyuyla kendisine bir zemin
hazırlayan çekirdek, diğer duasını etti: “Ey her şeyi yoktan Yaratan! Bana
yüklediğin yaratılış gayemi gerçekleştirmek için özel yardımın gerekiyor; çünkü
ben verimli topraklara düşmüş, toprak sahibinin suladığı bir tohum değilim,
Yarab yardım et, Yarab yardım et, Yarab yardım et!”diyerek, dermanı tükeninceye
kadar çırpınıyordu. Güzel toprakların tohumları, ne onun yaşadıklarını ne bu
çırpınışları bilebildiler.
Semi olan,
duymasında sınır olmayan duydu. O’nun rüzgârı, kaldırdığı tozu toprağı oraya
doğru yönlendirdi ve O’nun yağmuru, bu garip çekirdeği suladı. Yer ve gök bu
dayaya hizmetkâr oldu ve armut çekirdeği küçük bir filiz çıkardı. Filiz çok
cılızdı; çünkü boylanması gerekenin, köklenmesi gerekiyordu. Hâlbuki dört yanı
ve altı yalnızca kayalarla kaplıydı. Küçük armut fidanının kökü o gün kayalarla
mücadele etmeye başladı. Mademki bir gayesi vardı, o gaye için uğraşacaktı.
İncecik ve yumuşacık kökleriyle kayayı oymaya, kayadan yol bulmaya uğraştı
durdu. Zorluk ancak onun inancını ve azmini bileyliyordu.
“Sen varsan,
zorluk yok. Sen varsan, ümitsizlik yok. Sen varsan, imkânsızlık yok. Sen
varsan, çaresizlik yok. Sen varsan, … ve Sen varsın!”
Küçük armut,
burada kayalarla uğraşırken, onunla aynı doğuma sahip diğer armutlar boylanmış
gitmişlerdi. Hâlbuki bu armut onların yarısı kadar bile yoktu. Kendisini
onlarla kıyaslayarak, şu karara vardı: “Onlar yorulacak, ben yorulmam; onlar
bıkacak, ben bıkmam; üstelik onlar bahçe sahibine güveniyor, ben Allah’a
güveniyorum. Ey Rabbim! Onlar bahçe sahiplerinin merhametine güveniyor, ben
Sen’in merhametine güveniyorum.”diyerek, ateşlenen alnını secdelere getiriyor,
kendi köklerini, kendi gözyaşlarıyla suluyordu.
“Rabbim,
dedi, onların yumuşak toprakları, hazır suları var, onları budayan, ilaçlayan,
gübreleyen var, onlar gür gümrah yetişirken ben böyle kaldım. Ey lütfuna sınır
olmayan, bu sebeple ben Sen’den, bana özel lütuflar istiyorum ki adlin bende
tecelli etsin.”diyerek boynunu büktü, kurumuş dallarını ve kavrulan
yapraklarını duanın kıblesine çevirdi ve inledi durdu.
Böyle bir
aşk, azim, ceht karşılıksız kalabilir miydi?
Görmesine
sınır olmayan, rahmet nazarıyla nazar kıldı. İşte tam o anda her şey değişti.
Sanki küçük armudun kökleri kayayla mücadele etmiyordu da en iyi toprak içinde
yol alıyordu. Kökler her yönden arzın en güzel sularına ulaştılar. Yılların
yanıklığı nasıl da teskin ediliyordu. Küçük armut başını kaldırdı:
“Biliyorum
Rabbim, şimdi beni ‘verdiğin nimete şükür mü edeceğim nankörlük mü edeceğim’
diye sınayacaksın. Ben şükredeceğim, ama şükürden acizim, Senin hangi lütfuna, hangi
ikramına şükredebilirim ki… Zatına layık şükürler sanadır Rabbim!”diyerek secde
kıldı.
O günden
sonra küçük armudun boyu hızla büyüdü, etrafındaki kayalar hızla ufalanıp
topraklaşmaya başladı ve gün geldi artık meyve verir oldu. Yiyenlere şifa, tadı
tarif olunmaz bu armudun şöhretini pek çok kimse duydu. Gelen geçen yediği
gibi, yalnızca bu armudun meyvesinden yemek için dahi yolculuk yapanlar vardı.
Günün birinde
varlıklı birisi de aynı gaye ile yola çıktı. O’nun yola çıktığı gün, arzın
derinliklerindeki bir su da “Çık” emri aldı. Adam geldi, armut ağacının
meyvesini yedi, orada kaynayan sudan içti, kendisini o güne kadar olmadığı
şekilde iyi, mutlu, sağlıklı hissetti. Gülümseyerek: “Armudun iyisini ayılar
yer, derler ama pekâlâ biz de yiyoruz işte.”diye düşündü. Armuda ve suya baktı,
şükranlarını ortaya koymak için, suya bir çeşme yaptırdı, ağacın altına da
oturulacak yerler…
Giderken
arkasını döndü, lezzeti az bulunur bu armut ağacının kayalıkların ortasında
yetişmesine, yanından bu tatlılıkta bir su çıkmasına hayretle, hayranlıkla
baktı ve seslendi:
“Hey kurban
olduğun Allah!
Hey ayakları
altından su arkı giden Hüda-yı Nabit!
Kimin
ellerinde yetiştin!
Kimin
gözetiminde büyüdün!
Hüda-yı
Nabit, Meryem miydi?
Yoksa Sen
miydin?”
Görenler ve
yiyenler; “Allah Allah bu dağ başında bu lezzette bir armut.”diyerek şaşkınlıklarını
ortaya koydular. Onun yıllar süren gecesi gündüzüne karışmış çalışıp
çabalamalarını kim bilebilirdi ki. “Ovada böylesi yetişmiyor” diyorlardı,
kaynak sularından içmenin farkını hatırlamayanlar… Ey ağaç! Senin bahçıvanın
kim ki meyven böyle lezzetli, sorusuna, ağaç ve meyveleri hep birlikte cevap
verdiler, ama çok fazla duyan olmadı.
Çok önemli
not: Duyduk duymadık demeyin, bu ağaç “Hüda-yı Nabit” adından çok hoşlandı ve
bu adı kendisi için kabul ettiğinin ilanını istedi. İşbu hikâye bu sebeple
kaleme alınmıştır. Duyurulur!”