Üzerinde yaşadığımız coğrafya
köklü bir kültürün ve medeniyetin beşiğidir. Bu coğrafyanın insanları güçlü bir
kültür ve medeniyetin mensubu oldukları halde uzun zamandır insanımız bir
kimlik ve kişilik bunalımının ve yozlaşmanın içindedir.
Bu konu üzerinde kafa yoran yazar
ve düşünürlerimiz, gelinen duruma bakarak toplumun bir “kimlik bunalımı”
yaşadığını kolayca tespit edebiliyorlar, çünkü bu tespiti yapmak için özel
yeteneklere gerek yok, ortada. Ancak nedense bu bunalımın sebeplerini açıkça
söyleme ve çözümü anlaşılacak açıklıkta ortaya koyma isteği veya cesareti pek
görülmemektedir.
Açık bir şekilde ifade edelim:
Yaşanan tüm sorunların ve kimlik bunalımını tek sebebi vardır: Bu toplumun
insanı kendi medeniyeti yani ‘Milli kültürü ve dini değerleri’ ile ‘Batı
Medeniyeti’ arasında seçim yapmaya, dahası Kitab-ı Mukaddes (Tevrat, İnciller,
Mektuplar) tarafından şekillendirilen Batılı yaşam tarzını kabule zorlanıyor.
Bu dayatma uygunsuz organ nakli gibi bünyeyi tahrip ediyor ve hatta protez kafa
takmak gibi imkansız bir deney sebebiyle kitlelerin manen ölümüne sebep oluyor.
Batı Medeniyetini Batılılar istemese bile dini inançlar şekillendirmektedir.
Meselâ onlardan hiç biri “Artık canımız cumayı tatil yapmak istedi, pazarı
değiştiriyoruz.”deme cesaretini gösteremezler. Ve yine onlardan hiç biri
“Bundan sonra on beş yaşına kadar (veya yeni haliyle) on iki yaşına kadar
çocuklarınız kiliseye gitmeyecek ve kutsal kitaplarınızı okuma çalışması
yapmayacaklar.”deme cesaretini gösteremezler. Tabi ki böyle bir sözü, bizim
ülkemizde de kimse söyleyemez; ama Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer din
mensupları için. ABD’li Yahudi asıllı siyaset bilimci Samuel Huntington,
Türkiye’nin ait olmak istediği Batıyı şöyle tanımlıyor: “Avrupa Birliği; Batı Kültürü
ve Batı Hıristiyanlığını paylaşan milletlerin birliğidir.” (Doğu-Batı,
Makaleler, s.229) Halil İnalcık)
Batıya yönelmeye daha kendi
çağında ciddi bir karşı duruş gösteren Ziya Paşa (1825-1880) Terkib-i
Bend’inde:
“Milliyeti nisyan ederek her
işimizde
Efkâr-ı Frenk’e tebaiyyet yeni
çıktı.”diyerek karşı çıksa da bu yönelişe engel olamamıştır. Ziya Gökalp’de
(1876-1924) kültür ve medeniyet konusunda yerelliği istemiştir. Bu konuda Ziya
Paşa ile aynı düşüncededir ve Batıya gerek duymaz, hatta kendi kültür ve
medeniyetimizi dünyanın en üstün medeniyeti olarak görür. Ancak Cumhuriyet
Türkiye’si bazı konularda onun düşünceleri çerçevesinde şekillense bile, vefatı
ile o Türkiye’nin Batıya yönelişini görmemiştir.
Dünya üzerindeki toplumlar ve
devletler, ait oldukları medeniyetin etrafında kenetlenerek daha güçlü
topluluklar oluşturmaya çalışırken; Türkiye ait olduğu hatta Türk Milleti ve
Devletinin asırlarca omzunda taşıdığı ve yükselttiği medeniyetin adını bile
telaffuz etmek istemiyor. Hatta bundan korkuyor, çünkü bu itiraf son yüz elli,
iki yüz yılın ciddi şekilde sorgulanmasını beraberinde getirecektir. Bu
sorgulamanın sonuçlarından korkanlar, cesaretsiz, kişiliksiz, kimliksiz, tıpkı
bir mankurt gibi hiçbir şeyi sorgulamaya yanaşmıyor.
“İlle de Roman olsun, ister
çamurdan olsun.”diye türkü söyleyenler gibi;
“İlle de Batı olsun, ister
çamurdan olsun.”demeye kendini ve halkını zorluyor. İşte bu sebeple yüz elli,
iki yüz yıldır yaşanan kimlik krizi bir türlü geçmemektedir.
Her medeniyet gibi, bizim
medeniyetimizi de oluşturan üç ana sütun vardır. 1-) Dil, 2-) Tarih, 3-) Din. Bugünkü
durumumuzu değerlendirebilmek için bunların bugünkü hale geliş süreçlerine göz
atmaya çalışalım.
1-) DİL
Dilimiz konusundaki olumsuz
süreçleri dört merhalede ele almak mümkündür.
a-) TÜRKÇENİN İLİM VE EĞİTİM DİLİ OLMAMASI
Dilde ilk sorun, ilim dilinin
Arapça ve edebiyat dilinin Farsça olmasıyla epece eski bir tarihte başladı.
Zaman zaman bunun zararları düşünülerek Türkçe konuşma ve yazma konusunda
yönlendirmeye çalışmalar olsa da yakın ilişkiler ve dini sebeplerle de bu
yönelişin önüne geçilememiştir. İlerleyen süreçte ortaya kelime ve kavramları
Arapça ve Farsça, yüklemleri Türkçe bir dil çıktı, bu ise o dönemin
aydınlarıyla halkın kopuşunun sebebi oldu. Çünkü insanlar konuşarak anlaşır ve
anlaşarak bir arada yaşayabilirler. Dilin bu görevi yapmadığı yerde kopuş
kaçınılmazdır. Bu sürecin sonucunda ortaya Halk Edebiyatı ve Divan Edebiyatı
olmak üzere iki edebiyat çıktı. Halk Edebiyatı ürünlerini herkes anlayabildiği
halde, çok değerli ve uzun emekler sonucu ortaya konulduğunu asla
tartışmayacağımız Divan Edebiyatı ürünlerini ise çok küçük bir azanlık
anlayabildi.Böyle bir durum bir toplum
için her dönemde yanlıştır. Çünkü aydınlar halkın öncüleri olmadığı zaman halk
kolayca yozlaşabilir. Halk üzerinde medreselere göre tasavvufi hareketlerin
daha etkili olmasının sebeplerinden biri de kullandıkları dil ve halka yakın
duruşlarıdır.
b-) HARF DEĞİŞİMİ
Osmanlı Devletimizin ilerleyen
yıllarında ve Cumhuriyet döneminde dilimizin bir ıslahata ihtiyacı olduğu pek
çok kişinin ortak görüşüydü. Pek çok kişi dil sebebiyle oluşan kopukluğun
farkındaydı ve bunun giderilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bunu elbette uzmanlar
çok çalışarak ve iyi düşünerek dilin kendi kuralları içerisinde yapmalılardı.
Böyle bir ıslahat yerine akşamdan sabaha bir toplumun kullandığı alfabeyi
değiştirmenin, sonraki neslin, o toplumun kütüphaneleriyle ve arşivleriyle
irtibatının kopmasına sebep olacağı acaba düşünülmedi mi? Yoksa bu karar bir
dalgınlık veya sekr anında mı alındı? Ya da acaba bu sonuç özellikle mi
istendi? Dünya üzerinde arşivlerini kendi milletine kapatan kaç devlet vardır. 250.000 civarında olduğu söylenen kütüphaneler
dolusu kitapların bugün okuyucusunun olmaması ve halkımızın bunlardan haberdar
olmaması bu sebepledir. Bir anda asırların oluşturduğu birikiminden koparılan
bir toplum neye dayanarak ayağa kalkacak ve kimlik kişilik oluşturacaktır. Harf
değişimi, bir ulu çınarın kökünden kesilerek, yanında verecek sürgünün ağaç olmasını
bekleme işidir. Onun da meyve verip vermeyeceği belli değildir.
c-) SADELEŞME VE GÜNEŞ DİL TEORİSİ
Sadeleşme ve dilin kurallarının
ıslah edilmesi gerekirken, farklı etkenlerle bir dönem gündemde kaldıktan sonra
terk edilen ‘Güneş Dil Teorisi’ dilimiz için bir çıkmazdı. Elbette gündemde
olduğu süreç içinde bazı tahribatlara sebep oldu. Sadeleşme konusunda, o dönem
dilcileri ‘Vur, dedik, öldürdüler.’halini yaşadılar.