|
POPÜLER KÜLTÜR, SEBEPLERİ, SONUÇLARI VE ÖNERİLER
Üzerinde yaşadığımız coğrafya
köklü bir kültürün ve medeniyetin beşiğidir. Bu coğrafyanın insanları güçlü bir
kültür ve medeniyetin mensubu oldukları halde uzun zamandır insanımız bir
kimlik ve kişilik bunalımının ve yozlaşmanın içindedir.
Bu konu üzerinde kafa yoran yazar
ve düşünürlerimiz, gelinen duruma bakarak toplumun bir “kimlik bunalımı”
yaşadığını kolayca tespit edebiliyorlar, çünkü bu tespiti yapmak için özel
yeteneklere gerek yok, ortada. Ancak nedense bu bunalımın sebeplerini açıkça
söyleme ve çözümü anlaşılacak açıklıkta ortaya koyma isteği veya cesareti pek
görülmemektedir.
Açık bir şekilde ifade edelim:
Yaşanan tüm sorunların ve kimlik bunalımını tek sebebi vardır: Bu toplumun
insanı kendi medeniyeti yani ‘Milli kültürü ve dini değerleri’ ile ‘Batı
Medeniyeti’ arasında seçim yapmaya, dahası Kitab-ı Mukaddes (Tevrat, İnciller,
Mektuplar) tarafından şekillendirilen Batılı yaşam tarzını kabule zorlanıyor.
Bu dayatma uygunsuz organ nakli gibi bünyeyi tahrip ediyor ve hatta protez kafa
takmak gibi imkansız bir deney sebebiyle kitlelerin manen ölümüne sebep oluyor.
Batı Medeniyetini Batılılar istemese bile dini inançlar şekillendirmektedir.
Meselâ onlardan hiç biri “Artık canımız cumayı tatil yapmak istedi, pazarı
değiştiriyoruz.”deme cesaretini gösteremezler. Ve yine onlardan hiç biri
“Bundan sonra on beş yaşına kadar (veya yeni haliyle) on iki yaşına kadar
çocuklarınız kiliseye gitmeyecek ve kutsal kitaplarınızı okuma çalışması
yapmayacaklar.”deme cesaretini gösteremezler. Tabi ki böyle bir sözü, bizim
ülkemizde de kimse söyleyemez; ama Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer din
mensupları için. ABD’li Yahudi asıllı siyaset bilimci Samuel Huntington,
Türkiye’nin ait olmak istediği Batıyı şöyle tanımlıyor: “Avrupa Birliği; Batı Kültürü
ve Batı Hıristiyanlığını paylaşan milletlerin birliğidir.” (Doğu-Batı,
Makaleler, s.229) Halil İnalcık)
Batıya yönelmeye daha kendi
çağında ciddi bir karşı duruş gösteren Ziya Paşa (1825-1880) Terkib-i
Bend’inde:
“Milliyeti nisyan ederek her
işimizde
Efkâr-ı Frenk’e tebaiyyet yeni
çıktı.”diyerek karşı çıksa da bu yönelişe engel olamamıştır. Ziya Gökalp’de
(1876-1924) kültür ve medeniyet konusunda yerelliği istemiştir. Bu konuda Ziya
Paşa ile aynı düşüncededir ve Batıya gerek duymaz, hatta kendi kültür ve
medeniyetimizi dünyanın en üstün medeniyeti olarak görür. Ancak Cumhuriyet
Türkiye’si bazı konularda onun düşünceleri çerçevesinde şekillense bile, vefatı
ile o Türkiye’nin Batıya yönelişini görmemiştir.
Dünya üzerindeki toplumlar ve
devletler, ait oldukları medeniyetin etrafında kenetlenerek daha güçlü
topluluklar oluşturmaya çalışırken; Türkiye ait olduğu hatta Türk Milleti ve
Devletinin asırlarca omzunda taşıdığı ve yükselttiği medeniyetin adını bile
telaffuz etmek istemiyor. Hatta bundan korkuyor, çünkü bu itiraf son yüz elli,
iki yüz yılın ciddi şekilde sorgulanmasını beraberinde getirecektir. Bu
sorgulamanın sonuçlarından korkanlar, cesaretsiz, kişiliksiz, kimliksiz, tıpkı
bir mankurt gibi hiçbir şeyi sorgulamaya yanaşmıyor.
“İlle de Roman olsun, ister
çamurdan olsun.”diye türkü söyleyenler gibi;
“İlle de Batı olsun, ister
çamurdan olsun.”demeye kendini ve halkını zorluyor. İşte bu sebeple yüz elli,
iki yüz yıldır yaşanan kimlik krizi bir türlü geçmemektedir.
Her medeniyet gibi, bizim
medeniyetimizi de oluşturan üç ana sütun vardır. 1-) Dil, 2-) Tarih, 3-) Din. Bugünkü
durumumuzu değerlendirebilmek için bunların bugünkü hale geliş süreçlerine göz
atmaya çalışalım.
1-) DİL
Dilimiz konusundaki olumsuz
süreçleri dört merhalede ele almak mümkündür.
a-) TÜRKÇENİN İLİM VE EĞİTİM DİLİ OLMAMASI
Dilde ilk sorun, ilim dilinin
Arapça ve edebiyat dilinin Farsça olmasıyla epece eski bir tarihte başladı.
Zaman zaman bunun zararları düşünülerek Türkçe konuşma ve yazma konusunda
yönlendirmeye çalışmalar olsa da yakın ilişkiler ve dini sebeplerle de bu
yönelişin önüne geçilememiştir. İlerleyen süreçte ortaya kelime ve kavramları
Arapça ve Farsça, yüklemleri Türkçe bir dil çıktı, bu ise o dönemin
aydınlarıyla halkın kopuşunun sebebi oldu. Çünkü insanlar konuşarak anlaşır ve
anlaşarak bir arada yaşayabilirler. Dilin bu görevi yapmadığı yerde kopuş
kaçınılmazdır. Bu sürecin sonucunda ortaya Halk Edebiyatı ve Divan Edebiyatı
olmak üzere iki edebiyat çıktı. Halk Edebiyatı ürünlerini herkes anlayabildiği
halde, çok değerli ve uzun emekler sonucu ortaya konulduğunu asla
tartışmayacağımız Divan Edebiyatı ürünlerini ise çok küçük bir azanlık
anlayabildi. Böyle bir durum bir toplum
için her dönemde yanlıştır. Çünkü aydınlar halkın öncüleri olmadığı zaman halk
kolayca yozlaşabilir. Halk üzerinde medreselere göre tasavvufi hareketlerin
daha etkili olmasının sebeplerinden biri de kullandıkları dil ve halka yakın
duruşlarıdır.
b-) HARF DEĞİŞİMİ
Osmanlı Devletimizin ilerleyen
yıllarında ve Cumhuriyet döneminde dilimizin bir ıslahata ihtiyacı olduğu pek
çok kişinin ortak görüşüydü. Pek çok kişi dil sebebiyle oluşan kopukluğun
farkındaydı ve bunun giderilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bunu elbette uzmanlar
çok çalışarak ve iyi düşünerek dilin kendi kuralları içerisinde yapmalılardı.
Böyle bir ıslahat yerine akşamdan sabaha bir toplumun kullandığı alfabeyi
değiştirmenin, sonraki neslin, o toplumun kütüphaneleriyle ve arşivleriyle
irtibatının kopmasına sebep olacağı acaba düşünülmedi mi? Yoksa bu karar bir
dalgınlık veya sekr anında mı alındı? Ya da acaba bu sonuç özellikle mi
istendi? Dünya üzerinde arşivlerini kendi milletine kapatan kaç devlet vardır. 250.000 civarında olduğu söylenen kütüphaneler
dolusu kitapların bugün okuyucusunun olmaması ve halkımızın bunlardan haberdar
olmaması bu sebepledir. Bir anda asırların oluşturduğu birikiminden koparılan
bir toplum neye dayanarak ayağa kalkacak ve kimlik kişilik oluşturacaktır. Harf
değişimi, bir ulu çınarın kökünden kesilerek, yanında verecek sürgünün ağaç olmasını
bekleme işidir. Onun da meyve verip vermeyeceği belli değildir.
c-) SADELEŞME VE GÜNEŞ DİL TEORİSİ
Sadeleşme ve dilin kurallarının
ıslah edilmesi gerekirken, farklı etkenlerle bir dönem gündemde kaldıktan sonra
terk edilen ‘Güneş Dil Teorisi’ dilimiz için bir çıkmazdı. Elbette gündemde
olduğu süreç içinde bazı tahribatlara sebep oldu. Sadeleşme konusunda, o dönem
dilcileri ‘Vur, dedik, öldürdüler.’halini yaşadılar. Çünkü bir kelime bir dile
girmiş ve o kelimeyi ‘çocuk, anne, baba, dede, nine’ aynı anlamda biliyor ve
kullanıyorlarsa, o kelime artık o dilin malıdır. Dilimizin malı olmuş kelimeler
yerine, illa da yeni kelimeler türetmek çok gerekli bir şey değildi. Çünkü
dünya üzerinde bu anlamda saf bir dil yoktur. Her dil için de az ya da çok
yabancı kelimeler vardır. Bu yöneliş duracağı yeri bilmedi, fren patladı ve
bugün ‘uydurmacılık’ adı verilen bir hal aldı. Hiç kimsenin bilmediği,
duymadığı köklerden yeni ve bazen yanlış eklerle kelimeler türetilir oldu.
Halkta bu yönelişe bilinçsiz bir
karşı duruş oldu ve zevkine hitap etmeyen kelimeleri kullanmadı. Meselâ;
‘tecimsel kaygılar’ ancak Bülent Ecevit’in dilinde kalmış ve onunla ölmüş
görünen bir tamlama olarak kalmıştır.
Bu yönelişe, zararları hemen
kendisini gösterdiğinden, okur-yazar, şair ve aydın kesimlerden de ciddi bir
karşı duruş oldu. Bu yanlış yöneliş, haklı olarak yapılan itirazlarla hızını
kesmiş görünse de geçmişte yaptığı tahribatın acı sonuçları her gün biraz daha
ortaya çıkmaktadır. Meselâ, dil zevki diye bir zevk unutulmuştur; uydurma bir
dil ile ilim yapmak da mümkün olmamaktadır.
Uydurulan kelimeler karşısındaki
bu itirazlar:
“Ya bunlar Türkçe değil yahut ben
Türk değilim,
Oysa halis Türk benim, bunlar
işgalcilerim.” (N.F. Kısakürek)
“Mecburiyet zorun, mesele sorun
Dedenin dilinden anlamaz torun
Bölünsün mü yani dün ile yarın
Tarihlere karşı gelen boynuzlu.”
(A. Karakoç) şeklinde mısralara da döküldü.
Evet, dilde yapılan hata neticesi
dün ile yarın bölündü; ‘meselesi’ olanlar ile ‘sorunlu’ olanlar iki ayrı kutup
oldular. Bir yanda:
“Biricik meselem, sonsuza
varmak.’ (N.F. Kısakürek) diyenler;
Diğer yanda ise;
“Lüküs hayat, lüküs hayat, ye,
iç, yan gel, keyfine bak.”
“Ye, iç, eğlen çok kısa ömrün,
sev çünkü sevmek en kolay.”diyerek ömrün kısalığını, -onu en güzel ve dikkatli şekilde
yaşamak için değil- çok yiyip, çok içip, çok eğlenerek geçirmek için kullanmayı
gaye edinen ve hayatın mayası olan ‘sevgi’ adlı kutsal habbeyi de hevesleri
uğruna israf eden bir nesil oluştu.
Bu kopukluğu parçalanmayı
gördükten sonra ise: “Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı” (N.F. K)
diyerek, bir genç aramaya başlayan toplumlar, yaşadıkları yabancılaşmanın
sonucunu iyi hesaplamalıdırlar.
d-) YABANCI DİL İSTİLASI VE YOZLAŞMA
Bir toplumun eğitim dilinin
yabancı olması, yani toplumun kendi ana dilinin eğitim dili olmaması, o topluma
ihanettir, bir sömürge uygulamasıdır. Çünkü toplumların dilleri ve cümle
kuruluşlarıyla, mantıkları ve düşünme biçimleri doğru orantılıdır.
Ülkemizde açılan yabancı
okulların eğitim dilinin yabancı olmasının da yardımıyla, Cumhuriyet sonrasında
dilimize özellikle Fransızca ve İngilizce kelimeler sel gibi dolmaya başladı.
Sadeleşme yerine, uydurmacılığa yönelme yanlışının da etkisiyle insanlar
isteklerini anlatırken; anlamını bilmedikleri ama Türkçe olduğu söylenen kelimeler
yerine, en azından anlamını öğrendikleri yabancı kelimelere yönelmeyi tercih
ettiler. Tabelalar bile bu konuda epeyce ipucu veriyor.
Hâlbuki dil uzmanları işte tam da
burada faaliyet göstermeli, dilimizde bir karşılığı olmayan ama kullanılması
gereken ve dilimize girmek için kapıyı tıklatan kelimeler yerine halkın zevkine
ve dil kurallarına uygun kelime ve kavramlar türetmeliydiler. Meselâ;
‘compiture’ yerine ‘ bilgisayar’ gibi
İlerleyen yıllarda uydurmacılık
neticesi, yazılan çizilen pek çok şeyi insanımız okumak ve anlamakta zorlandı.
Bu süreç sonunda, herkesin kınamakta pek gayretli olduğu Divan Edebiyatı dönemi
kopukluğu günümüzde de yaşanır oldu. Bazıları ise marazlı bir şekilde Türkçesi
olduğu halde, anlaşılmayacak kelime, kavram ve tamlama kullanmayı, sıradan
insanların anlayamayacağı yüksek ilmi(!) zemin gördüklerinden bundan zevk
alıyorlar. Eğer tamlama yoksa bile kendileri oluşturuyorlar. Yani son yıllarda
halkımız iki ana sebeple aydın ve akademisyenleri anlamıyor: Biri, bazılarının
ortaya koydukları şeylerde yabancı dili tercih etmeleri veya tıpkı Divan
Edebiyatı dönemi gibi, yüklemlerin haricinde yabancı kelimeleri çok fazla
kullanmaları. Diğeri ise; uydurulmuş, halkın anlamadığı, dahası sözlüklerde
bile karşılığını bulamadığı köksüz bir dil tercih etmeleri. Her ikisi de yanlıştır.
Aydınıyla ve akademisyeniyle kullanılan dil noktasında anlaşma zemini bulamayan
bir toplum kime kulak verecektir? İlmi çalışmalar toplumumuzun kendi dilinde
yapılmalı, ilmi kavramlar ilgili saha ve dil uzmanlarınca Türkçeleştirilerek
eğitim dilinde kullanılmalıdır.
İlim ve fikir adamları,
toplumları için çalışan ‘beyin işçileri’ olduklarını yeniden hatırlayarak,
doğru bir dil kullanımını noktasında titiz olmalıdırlar. Çünkü dillerine sahip
olamayanlar ülkelerine sahip olamazlar, ülkelerine sahip olmayanlar ise hiçbir
şeylerine sahip olamazlar.
2-) TARİH
Tarihimizin üç merhaleli bir
kıyıma uğradığından söz etmek mümkündür.
a-) TARİHİ ESER KIYIMI
Özellikle son yüzyılda, bu toplum
içerisinde, kimliği sorgulanamamış birilerinin tarihi hatırlatan her şeye karşı
yaşadığı bir düşmanlık bilinmektedir. Bunun sebepleri her zaman merak konusu
olmuştur. Bazıları, bunu yeni devletin zemin bulma çabası şeklinde
değerlendirebiliyor. Ancak bilinir ki geçmişiyle sorunu olmayanların, geçmişin
eserleriyle de sorunu olmaz. Geçmiş ile sorunlu, taş üstüne taş koymayı
beceremeyen bir kitle, meşruiyetini geçmişe düşmanlıkta ve geçmişi eleştirmekte
bulmuş; tarihî eserleri yok edebilmek için ne gerekiyorsa yapmakta çok gayretli
davranmıştır. O kadar ki yıkmayı beceremediklerinin, yapılış tarihini ve yapanı
gösteren kitabelerine kadar bu coğrafyada bu alanda kıyımlar yaşanmıştır. Öyle
ki Osmanlının diğer coğrafyalarında bu alanda yapılan kıyımlar; Türkiye’de
yapılanlar yanında hiç kalır. Mostar Köprüsü’nün yıkılışını doğru okuyanlar,
Bağdat’ın güzel minarelerinin ve zarif camilerinin ‘Yiiihu, Oleyyy’ eşleğinde
yerle yeksan edilmesini doğru okuyanlar; bu coğrafyada yapılanları ve
yaşananları da doğru okumalıdırlar.
b-) KÖKSÜZLÜK
Tarihteki ikinci kıyım ise,
eğitim basamaklarında 1914 veya 1919’dan başlayan bir tarihin yalnızca 1938’e
kadar geçen döneminin ‘İnkılâp Tarihi’ adı ile zorunlu ders olarak
okutulmasıdır. Bin yıllık coğrafyanın; ders, örnek, ibret alınması gereken yegâne
kaynağı olan tarihi 1919–1938 arası olabilir mi? Bunun öncesi ve sonrası
nerededir? 1938’den sonrası neden tarih içerisinde yerini almıyor? Veya bu
ülkeyi vatanlaştıranların asırlar süren tarihleri nerede?
c-) YALAN SÖYLEYEN TARİH
Tarihteki üçüncü kıyım ise,
bilinen adıyla ‘Yalan söyleyen tarih’ oluşturulmasıdır. Bir toplum neden kendi
tarihine düşman olur. Hadi geçmişte buna bulunacak/uydurulacak sebepler var idi
diyelim, bugün bu neden hala sürdürülmektedir?
Yanlışta bilinç yoktur, yanılmak
mümkündür; ancak düpedüz yalanlarla örgülenmiş bir tarihe bir toplumun
evlatları nasıl yaslanabilirler?
Bu yanlış sürecin sonucunda
“Şanlı Tarih” ve “Hain Tarih” ikilemi ortaya çıktı. Tarihteki aynı kişi, hem
hain hem kahraman; hem cennetmekân hem müstebit/zorba olarak isimlendi. Bu karmaşanın
ortaya ne çıkarması beklenebilir? Çünkü tarih, şimdiki zamanı ortaya çıkaran
geçmiştir; toplumlar için bir erken uyarı sistemidir; en önemlisi ise,
tarihlerini bilmeyen ve ona yaslanmayan toplumların haritasını başkaları çizer.
Her toplum geçmişiyle değer
kazanır, bu sebeple geçmişinin her güzelliğini sahiplenmeli ve her yanlışından
ibret ve ders almalıdır. Toplumların güçlü olması da buna bağlıdır. Güçlü
toplumlar, dünyanın diğer toplumları içerisinde önder konuma gelir ve
modellenirler.
Tarihçi Halil İnalcık, 1453-1553
yıllarında Avrupa’da Osmanlı Devleti’nden hem korkuluyor hem de Osmanlı Devleti
askeri ve siyası kurumları taklit edilecek üstün bir setsem olarak
algılanıyordu, diyor.(Doğu-Batı, Makaleler, s.51) Bu taklit edilme öyle bir seviyeye
gelmişti ki 16. yy.da Sir Francis Bacon, İngiliz kralını, saray ve soylular
arasında yaygın olan ‘Maskeli Oyunlar ve Törenler’ üstüne yazdığı bir yazıda
“Türk, yeniçeri ve levent giyecekleri sahne elbiseleri olmamalı.”diyerek,
yayılan Osmanlı modasına karşı bir duruşu olması gerektiğini konusunda uyarır.(Denemeler,
Bacon, Müt: Akşit Göktürk, YKY; 4.Baskı, 2002, İst) 18.yy.da 1720-1721 yılları
arasında Sultan III. Ahmet döneminde, ilk defa Fransa’ya elçi olarak giden 28
Mehmet Çelebi’nin seyahatnamesi de bu ilgiyi anlatır. Paris’te halk Osmanlı
görevlilerinin iftarını ve namaz kılışlarını görmek için izin ister ve üst üste
yığılarak seyrederler. Bu kafile o kadar ilgi çeker ki toplumda Osmanlı tarzı
yeni bir giyim modası olduğu da bilinmektedir.
Yani; güçlü ve farklı olan
modellenir.
Kim kopyasını kopyalar?
Kim kölesine tabi olur, onun
değerlerini ve üstünlüğünü kabul eder.
Johann Wolfgang Goethe
(1749-1832) “Ziyafet sofrasının artıkları ile geçinen adam hiçbir zaman efendi
olamaz.”(Faust’tan)diyor.
Toplumumuz ve ülkemiz kan kussa
da ‘kızılcık şerbeti içtim’ demeyi bilmeli, kendilerine karşı I. Dünya
Savaşında topyekûn milletçe savaştığımız ve sonrasında bir İstiklal Harbi
verdiğimiz ve yine bir zafer kazandığımız bir coğrafyanın kültür medeniyetine
hayranlık duyarak ait olmayı istemek, teslim olmak demektir. Toplumumuz ve
devletimiz batılı teknolojinin kindar ve kibirli efendilerinin kemik sıyırıcısı
olmaktan vaz geçerek mensubu olduğu medeniyeti hatırlamalıdır.
Kendi kültür medeniyetine sahip
olmak, illa da Batıya düşman olmak demek değildir. Burada Muhammed İkbal’in
(1873-1938) değerlendirmesine kulak vermek zorundayız:
“Köleler köleliğe alıştılar mı
Onlar üzerinde egemenlik kurmak
hiç de zor değildir.
Sen ki Batı’ya köle olmayı kabul
ettin,
Ben Batı’dan değil, senden
şikâyetçiyim.”
Atalarımızın “Geçme namert
köprüsünden ko aparsın sular seni” sözünü dinleyerek bir sahil-i selamete
ulaşmak için gereken fedakârlığa da razı olmalıyız.
Yalnızca Çanakkale’de şehit olan
250.000 vatan evladının kiminle savaştıklarını ve neden şehit olduklarını bir
kez daha hatırlamak gerekiyor. Bizim coğrafyamızda İngiliz, Fransız, İtalyan mı
vardı, neden onların saldırısına ve işgaline uğradık. Bir gün önce hepsi birden
ülkemize saldıran ve bizi parça parça eden bu ülkelerin, bir gün sonra ve bugün
bu isteklerinden vaz geçtikleri mi sanılıyor. Türkiye’nin bu gerçekler
karşısındaki Batı hayranı durumu bir yazarımızın “Irzına geçen zorbaya âşık
olan aptal kız sendromu.”(M. İslamoğlu) cümlelerinde ifadesini bulur.
Osmanlıyı parçalamanın iki yüz
yıl öncesinden plan ve programlarını hazırlayan karşımızdaki dünyanın;
1914-1918; 1919-1923 yılları
arasında altı milyona yakın Osmanlıyı katlettiğini
1956-1962 yılları arasında Fransa
tarafından bir milyon Cezayirliyi katlettiğini
1946-1954 arasında yine Fransa’nın
bir milyona yakın Vietnamlıyı katlettiğini
1961-1976 arasında ABD’nin iki
buçuk milyon Vietnamlıyı katlettiğini
1992-1995 arasında
Bosna-Hersek’te üç yüz on iki bin kişiyi katlettiğini ve kız çocuk, genç kız ve
kadınlardan oluşan elli bin kişinin tecavüze uğradığını
20.yy.da yüz milyondan fazla
insanın Batı’nın sebep olduğu savaşlar sonucu öldüğünü ve öldürüldüğünü
Bu dünyanın, Kızılderili ve
Aborijin ırkını yok olacak hale getirdiğini
Deir Yasin (9-4-1948), Kral Davut Oteli Katliamlarının
(27-7-1946) sorumlusu soykırım mazlumiyetine bürünerek soykırım yapan Menahem
Begin’e 1978 yılında Nobel Barış Ödülü verdiğini,
Sabra ve Şatilla Katliamlarının
sorumlusu Ariel Şaron’un ABD tarafından “Barış Adamı” ilan ettiğini
Dünyanın tamamını sömürdüğünü,
sömüremediği yerle savaştığını, işte böyle bir teknoloji medeniyeti(!) ile
karşı karşıya olduğumuzu unutmamak gerekiyor.
Esasında (Avrupalı
Hıristiyanların artık pek takmadıkları) Matta İncil’inde İsa Peygamber onları
pek güzel şekilde şöyle ifade eder: “Ey kör kılavuzlar, siz küçük sineği
süzerek ayırırsınız, fakat deveyi yutarsınız.” “Siz de böylece insanlara dıştan
salih görünürsünüz, fakat içten iki yüzlülük ve fesatla dolusunuz.” (23.Bap:
24,28)
3-) DİN
Medeniyeti oluşturan diğer en
önemli sütun ise dindir. Gerçekte medeniyetleri inançlar oluşturur. Bu konuda
İngiliz tarihçi Toynbee (1889-1975), dinlerin medeniyetlerin anası olduğu
görüşünü savunarak şöyle diyor: “Evvelce, dini medeniyete bağlı bir gelişme
olarak kabul ediyordum. Bu, sosyal hayatın ilkel safhalarında bir dereceye
kadar doğrudur. Fakat yüksek dinler yalnız sanatı ve sosyal yapıyı değil,
siyasî ve iktisadî teşkilatları da içine alan kendi başına yaratıcı bir
kuvvettir.” (Reconsideratian, s.77,78; Makaleler, İnalcık, s.110)
Din konusundaki yozlaşmayı üç
başlık altında incelemek mümkündür:
a-) YAPISAL YOZLAŞMA:
Kültürler medeniyetlerin alt
kümelerdir. Meselâ Batı Hıristiyan medeniyeti içinde, birbirine hiç benzemeyen
İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, İspanyol kültürü bulunduğu gibi; İslam
medeniyeti içerisinde de Arap, Türk, İran, Hindu kültürleri bulunmaktadır.
Kültürlerdeki fark aynı medeniyet içerisinde bulunmaya engel değildir.
Bizim, İslam Dini diyerek
üzerinde ısrarla durduğumuz şey, eskiliği sebebiyle değerli sanılar,
tortulaşarak kemikleşen, bu sebeple sorgulanmasına zor cesaret edilen veya hiç sorgulanamayan,
Kuran’dan kendisine dayanak olmayan yerel ve kişisel görüşler toplamı değildir.
Bugün inanç sistemimiz bu anlamda bir sorunla yüz yüzedir. Din, Kuran’dır ve İslam Kuran’ın hayata
geçirilme yöntemine yani bu anlamda Sünnet’e tabi olmadır. Ve Kuran’ın son
kitap olması dolayısıyla evrensel yorumların kaynağı olduğu unutulmamalıdır.
İran-İslam, Hindu-İslam, Türk-İslam sentezlerini dinin safiyetini bozduğunu
söyleyerek reddederken, din adına Kuran’ın doğruları yerine Arap-İslam sentezi
bir yaşam tarzını önermek kişinin kendisiyle çelişmesi olur. Bu anlamda dinsel
anlayışlar yeniden gözden geçirilmeli ve son dinin/kitabın, peygamber dünya
coğrafyalarından nerede gönderilirse gönderilsin aynı son mesajları getireceği
unutulmamalıdır.
b-) BATININ MÜCADELESİ
İslam dini ilk andan itibaren
karşısında Hıristiyan Âlemini bulmuştur. Müslümanlar asırlarca bitmeyen Haçlı
Savaşları sebebiyle uğraşmak zorunda kalmışlardır. Kendi içinde birbirini yiyen
Batı İslam’a karşı her zaman tek yürek tek bilek olmayı becermiştir. Bugün
Irak’ın, Afganistan’ın, Filistin’in işgalini yeni yüz yılın ‘Haçlı Seferi’
olarak okumayanlar durumu kavramakta zorlanırlar. Zaten onların liderleri de
bunu açıkça ifade etmiştir. Akıldaneleri de bu anlamda Batı dünyasını
şekillendirmektedir.
Meselâ ABD’li Yahudi Siyaset
Bilimci, akademisyen ve Savunma Bakanlığı danışmanı Samuel Huntington (D:1927),
küreselleşme ile Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar arasında çatışmaların
olacağı tezine sahiptir ve içinde olduğu dünyayı bu teze göre şekillendirmeye
çalışarak şöyle demektedir: “Batı kendi üstünlüğüne meydan okuyan iki
kültür-medeniyet grubunu, İslam ve Konfüçyan medeniyetlerini karşısında görmektedir.”(Makaleler,
s243,İnalcık)
Yahudi şarkiyatçı ve İslam Tarihi
uzmanı, akademisyen Bernard Lewis’de kendi düşüncelerine göre şu sonuca
ulaşmıştır: “Bizim Yahudi-Hıristiyan mirasımıza, seküler varlığımıza ve her
ikisinin dünya çapında yayılışına karşı kesinlikle eski bir rakibin “İslam’ın”
tarihi duruşu-tepkisi karşısındayız.”(Makaleler, s.237, İnalcık)
Tabi ki Batının İslam’la
uğraşması yalnızca kılıçla olmamış, kalemle yani müsteşrikler yoluyla da
Müslümanların inanç sistemlerini sürekli eleştirmekten ve becerebildikleri
kadar bozmaktan da geri durmamışlardır. Bunun da acı sonuçları her şekilde
kendisini hissettirmektedir.
c-) DEVLETİN KARŞI DURUŞU
İçinde yaşadığımız bu toplumun
dininin ve dindarlarının yüz yıldır başına gelenleri, hala yaşamakta olduklarını,
hala ateizm boyalı jakoben laisizmin pençelerinde can çekiştiğini ben baştan
anlatacak değilim, bunları herkes biliyor, arife tarif gerekmez. Ülkemizdeki
seksen beş yıllık demokratik yönetim biçimi, insanımız için hakları konusunda
ve hukuk karşısında “Bütün insanlar eşittir.”ilkesini gerçekleştirebilmiş
değildir. İngiliz edebiyatçı George Orwell’in (1903-1950) Hayvan Çiftliği adlı
romanında pek güzel ifadesini bulduğu gibi; bizim toplumumuzda bu gaye ancak:
“Bütün insanlar eşittir, fakat bazı insanlar diğerlerinden daha
eşittir.”şeklinde hayat bulmuştur. İşte bu, halkımızın çoğunluğuna göre “daha
eşit” olma hakkını elinde gören azınlık kitle yüz yıldır bu coğrafya üzerinde
“çıkar ve iktidar” mücadelesini sürdürmektedir. Bugün de devam eden bu mücadelenin
faturası toplumumuz için ağır olmuştur.
Bu anlamda bu coğrafyanın insanı;
“Devlet mi toplumunun hizmetinde,
yoksa toplum mu devletin veya kendisini devlet sanan bir avuç güçlü kitlenin
düşüncelerinin, çıkarlarının ve amaçlarının hizmetinde olmalıdır?” sorusunun
doğru cevabını yeterince açık şekilde seslendirememektedir. “Halk asıldır,
seçilenler ve atananlar vekildir.”denilse de asla itibar olmadığını yaşanan
hayat göstermektedir. Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu kabul edilen Şeyh
Edibali’ye izafe edilen: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”ölçüsü toplumumuza
hâkim olmamıştır. Batıda da Doğuda da “demokrasi” ve alt kümeleri ‘eşitlik,
adalet, özgürlük, insan hakları…’ güçlülerin elinde, gerek duydukça yedileri
helvadan bir puttan fazla bir şey olmamıştır.
BU SÜRECİN SONUCU
Bugün gelinen noktada görüldü ki
pek çok liderin etkilendiği, 20. yy.ın oluşacağı var sayılan ‘İnsanlık dini’nin
peygamberi Fransız felsefeci Auguste Comte’un(1798-1857) bugün her anlamda
çökmüş bulunan ‘Üç hal kanunu’na göre, toplumsal hayat şekillenmemiş;
“inançsızlık ve ötesizlik” insanı mutlu etmemiştir. Beklenen olmamış ve
insanlar II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden dinsel arayışlara yönelmişlerdir.
Dindar bir Hıristiyan olan
Danimarkalı düşünür Kierkegaard (1823-1855), bu tür yönelişleri, “ Felsefenin sahtekarlığı, inanç yerine başka
bir şeyi vermesi ve inancı hafife almasıdır. Felsefe inanç veremez ve
vermemelidir. Ama kendisini ve ne vermesi gerektiğini ve ne olması gerektiğini
bilmelidir.”(Korku ve Titreme, s.29)
Ömer Hayyam’ın (1048-1131) şu
rubaisi de 20. yy. yönelişlerine cevap verir niteliktedir:
“Yüreği temiz, beyni aydınlık
insanlar nerde
Nerde, yaşayan düşüncelerinin
güzelliğiyle
Herkes, kendi aklının kulu kölesi
Allah’ın kulu olan beyler nerde?”
Açıklamaya çalıştığımız bu
sebepler neticesi, medeniyetimizi
oluşturan “dil, tarih, din” adlı üç ayak da sakatlanmış durumdadır. Şimdi bu üç
kötürümün, toplumumuzun gönüllerine fetih için akınlar yapmasını beklemek
mümkün mü? Başka bir medeniyet, yani Batı medeniyeti tarafından, iç ve dış
destekler yardımıyla, ekranların gündem saptırıcı hizmetleri(!) eşliğinde;
“beyni, kalbi ve gönlü” işgal edilerek talan edilmiş bir toplum şimdi
işgalcilerin kölesi olacak değil midir?
Kendi kültür ve medeniyetinden
kopmanın acı faturası şu satırlarda özetlenmiş sayılabilir:
“Din neymiş, iman neymiş, kim
bakar safsataya
Fatih’te kahramanlık denilen
palavraya
Osman Gazi’de kimmiş, kim bakar
Mustafa’ya
Selam Lenin, Stalin, Kosigin ve
Mao’ya
Savaştayız yoldaşlar, sol
yumruklar havaya.” (1974 yılında, Taksim Meydanı’nda yapılan 1 Mayıs
mitingindeki bir pankartın yazısı)
Kendi toplumuyla savaşmaya karar
veren insanlar işte bu sürecin sonucu oluştu. Kim suçlanmalıdır. Bahçıvan
uyurken, bahçeyi diken sarmışsa, suçlusu kimdir. Bu sürecin topluma hâkim
kıldığı popüler kültürün tahribatını ortaya koyabilmek açısından; gönülleri,
medeniyetimizin en önemli yapı taşlarıyla inşa edilmemiş bir toplumu, -hiç
kimseyi suçlamadan- masaya yatıralım ve bugününü dünü ile kıyaslayıp, yarından
ne bekleyebileceğimizi tahmine çalışalım:
Popüler kültür, yaygın kültür,
televizyon kültürü, dizi kültürü, batı kültürü, hangisini diğerinin yerine
kullansak mümkün oluyor. Bu kültürün topluma, dolayısıyla aile bireylerine
öncelikli olarak sunduğu bazı mesajlar var:
Meselâ:
Popüler kültür, cinsel özgürlüğü savunuyor. Bu serbestliği yaşayan
kadınların/kızların hamilelikleri durumunda, ortaya biri çıkıyor ve bu güya
kahraman bir sebepten çocuğa baba, kadına koca oluyor, böylece kadını, toplum
veya aile karşısında sorgulanmaktan kurtarıyor, zina sorgulanmıyor. Bu kadının
bizim literatürümüzdeki adı zaniyedir. Filmleri kenara koyarsak, kaç izzetli ve
iffetli erkek, kendisine eş olarak bir zaniyeyi uygun bulur, düşünülmelidir.
Popüler kültür, sorumsuzluğu öneriyor. İnsanları ve özellikle
çocukları ve yetişkin evlatları, bakıma, koruma ve kollamaya muhtaç hale gelmiş
kendi büyüklerine karşı sorumsuzlaştırıyor. Bu sebeple artık “Huzur Evleri”
denilen yaşlılar yurdu, ilçelere kadar açılmaya başladı.
Popüler kültür, kişiyi kendi nesline karşı da sorumsuzlaştırıyor. Bu
kültürün belirli bir değeri olmadığı ve ötesiz olduğu için nesilsizliği
öneriyor. Çünkü çocuklar, anne-babanın gençliğini tüketen ve sonra terk eden
varlıklar olarak görülüyor. ‘Öyleyse, anne-baba neden hiçbir hayrını görmeyeceği
çocuklar için kendini ve ömrünü harcamalıdır?’ sorusuna doğru bir cevap
veremiyor.
Popüler kültür, eşleri de birbirine karşı hale getiriyor. ‘Sevgi,
saygı, şefkat ve merhamet’ ile kenetlenmesi gereken kişileri, yanlış eğitim,
yanlış talepler ve sorumsuzluklar neticesi birbirinin karşısına getiriyor ve
“huzur ve sükûnun mahalli” olması gereken evler, ‘kavga ve kargaşanın mahalli’
haline gelebiliyor.
Tüm bunlar sonucunda, aynı çatı
altında yaşayan insanlar bile yalnızlaşıyor. Yalnızlık ve ailesizlik ise,
yanlışlara yönelmede önemli bir etkendir. Yeşilay Dergisinin 2000 yılı
itibariyle verdiği rakamlara göre ise Türkiye, israfta birinci, kumarda ikinci,
içkide üçüncü, sigara tüketiminde dördüncü olmuş. (Zeki Kentel, Alkollü Toplum,
Yeşilay Dergisi, Yıl:2000, S.794, s.8)
Şimdi bu coğrafyayı, kendi geçmişiyle yüzleştirelim:
* Bu coğrafyada eskiden hırsızlık
olmazmış, çünkü yoksullar için vermeyi bilen zenginlerin doldurduğu sadaka
oyukları varmış uygun yerlerde. Şimdi yoksullar yerine tahsilli ve kravatlılar
aldıkları teşvikler yetmiyormuş gibi, kitabına uydurarak halkı ve devleti soyup
soğana çeviriyor ve üstelik bir de ‘Yılın en başarılı iş adamı’ ödülünü
alıyorlar.
*Bu coğrafyada eskiden çalışan
eşeklerin haftada bir gün tatil günü varmış. Şimdi insanımız yedi gün
çalışıyor, birkaç iş birden yapıyor yine de ailesini geçindirmekte zorlanıyor.
*Bu coğrafyada eskiden göçüp
gidemeyen hasta ve yaralı kuşlar için açılmış ‘Gureba-i Laklakan’ yani kuşlar
için hastane varmış. Şimdi insanlar parasıyla bile tedavide zorlanıyorlar. Yetmiş beş yaşındaki böbrek hastası Medine
Bircan adlı hanımı, nüfus cüzdanındaki resmi başörtülü diye hastaneye kabul
etmeyerek Cerrahpaşa Tıp Fakültesi önünde ölümüne sebep olanları hatırlatmak
isterim. Yine Hacettepe Tıp Fakültesine kan vermek için giden ve ‘Başörtüsüyle
hastaneye giremeyeceği, burasının bir kamu kuruluşu olduğunu neden bilmediğini’
sorgulanan ve hakaretlere uğrayan Şaziye Gerede adlı hanımı da hatırlatmak
isterim.
*Bu coğrafyada eskiden, sert
geçen kışlarda vahşi hayvanlar telef olmasın veya yerleşim yerlerine inmesin
diye açık arazilere onlar için yiyecekler bırakılıyormuş. Şimdi çöpten yiyecek
arayanlar varken, israf ettiklerini çöpe dökmekten çekinmeyenler, eli yoksul ve
kimsesizler için cebine gitmeyenler var.
*Bu coğrafyada eskiden yaratılmış
her şey karşısında Allah’ın sanatını seyrediyor olmanın, Allah’ın sanatına sahit
olmanın huşuu ile haşyet içinde olan ve her varlığa saygı gösteren, her
varlığın yaratılışının muhakkak bir amacı, hikmeti olduğunu düşünen insanlar
varmış. Bu coğrafyada eskiden bu sebeple karınca bile incitmeyen insanlar
varmış. Şimdi mafya dizileri beş saniyede on beş adamı öldürüyor. İnsanlar
onlara yani kişiyi cehenneme sokacak haksız yere adam öldürmeyi meslek edinmiş
kişilere özeniyor. Bu durumu sorgulamayan ve etsiz yemek yemeyen medya ise, her
Kurban Bayramı kurbanlarımıza saldırmayı hiç unutmuyor. Hâlbuki kurban kesen
insan, en azından haksız yere kolay kolay insan öldüremez.
*Bu coğrafyada eskiden kendi
arazisine gelene kadar, hayvanının ağzını bir torba ile kapatacak kadar,
kendinden başka hayvanını bile haramdan koruyanlar varmış. Şimdi ise korolar
halinde “Helal-haram ver Allah’ım, bizimkiler yer Allah’ım” diyen kitleler var.
*Bu coğrafyalarda eskiden (benim
de çocukluğumda) kapılar kilitlenmezdi. Evde hiç kimse olmayacak şekilde bir
yere gidilse bile kapı örtülür ve gidilirdi. Kimsenin birbirinden korkusu
yoktu. Şimdi ise, insanlar miras için ve başka sebeplerle ana-babalarını bile
doğrar oldular.
*Bu coğrafyada eskiden, mecbur kalsa
da birinin bağından bahçesinden bir şey alsa helalleşen veya değerinden
fazlasını aldığı yere bırakan insanlar varmış.
*Bu coğrafyada eskiden öyle
insanlar varmış ki; Katolik kilisesine ve papaya isyan ederek Protestanlığı
oluşturan Martin Luther bile Osmanlıyı ‘şeytanın yardımcıları’ diyerek
suçladığı ve bütün Avrupa’yı Osmanlıya karşı savaşa çağırdığı halde, 1530
tarihinde yayımladığı bir risalesinde Osmanlılar için şöyle demekten kendini
alamıyor: “Onlar çok alçak gönüllü, sade bir hayatları var ve sağlam bir
karakter sahibidirler.” Yine Luther, “Doğu Avrupa’da köylüler o kadar kötü
şartlarda yaşamaktalar ki Türkleri adeta bir kurtarıcı olarak
karşılamaktadır.”demekten de kendini alamamaktadır. (Makaleler, s.51, İnalcık)
Şimdi öyle büyük insanlar yok ama dağlardan büyük eneler var.(Ve şimdi
coğrafyamızın insanı kendisi için bu dünyayı ve bu dünyanın değerlerini
kurtarıcı olarak görüyor. Ne hazin bir tecelli)
*Bu coğrafyada eskiden
çevresindeki dindaşlarını kendisine tercih etmeyi, iman etmiş olmanın olmazsa
olmazı bilen insanlar varmış. Onlar birbirini sevmeyi, gülümsemeyi, karşılıksız
iyilik ve ikramda bulunmayı dinlerinin bir farizası görmekte imişler. Onların
tanışıklıklarında ve yakınlıklarında ‘Çıkar’ madde bir değilmiş.
*Bu coğrafyada eskiden yaşlılar,
rızkın artması ve felaketlerin önlenmesi için sebep olarak görülürmüş.
“Aranızdaki yaşlılar olmasaydı, felaketler üzerinize sel gibi gelecekti.”sözü
hayata hâkimmiş. Onların titreyen ellerle, dermansız dudaklarla ettikleri
duaların bir paratoner görevi gördüğü kabul edilirmiş. Onların adı eskiden
‘hanımanne, hanımnine, beybaba, efendibaba, muhterem peder’ imiş. Şimdi ise
‘koca karı ve bizim moruk’lar ortaya çıktı.
*Bu coğrafyada eskiden malları
devletçe garantili tüccarların, malları ve hayvanlarıyla üç gün ücretsiz
kaldıkları hanlar varmış. Şimdi devlet, devlet olmanın sebebi olan ‘can, mal,
nesil, namus, din’ emniyetini sağlama gibi sorumlulukları noktasında, bize
hiçbir şeyin garantisini veremiyor. Meselâ hiçbir Müslüman dinini yaşama
konusunda devlet güvencesine sahip değil. Buna itirazı olan, yaşama tarzım
sebebiyle mesleğinden uzaklaştırılan beni ve binlerce benzerimi karşısında
bulacaktır. Bizler bu garantisizliğin ispatlarıyız.
Ne oldu, bütün bunlar bir hayal
miydi, ütopya mıydı?
Onlar neden öyleydi, bugün neden
böyle? Eksik olan ne?
ÇÖZÜM
“Baht işi değil, ceht işi” olan
konularda, cehde sarılmayıp bahtına küsmek, akıllı insanların ve bilinçli
toplumların işi değildir. Akıllı ve bilinçli kişiler ve toplumlar, sorunun/ya
da meselenin adını koyar, çözüm yollarını belirler, ömür boyu üzerinde konuşmaz
ve hemen bunun uygulamasına geçerler. Akıllı insanlar, kendi akıllarından ve
düşmanlarının akılsızlıklarından da faydalanmasını bilen kişilerdir.
“Ali Ulvi Kurucu merhum, Almanya
seyahatlerinden birinde bir Alman’a sorar: Harpte her tarafı yakılan, yıkılan
Almanya’yı nasıl imar ettiniz? Bu Alman ona şöyle cevap vermiş: Yıkılan Almanya
idi, Almanlar değil.”
Bu cevaptan kendimize bir pay
çıkarmalıyız. Bizim için de aynı şey geçerlidir, insanımız manen yıkılmadığı
sürece, onu yıkacak bir güç yoktur. Bu Çanakkale’de, İstiklâl Savaşı’nda
ispatlandığı için, başka yolları deneyenler karşısında toplum manen
güçlendirilmelidir.
Sivil direnişin sembol ismi
Mahatma Gandhi’nin (1869–1948) şu sözünü cebimize koysak faydalı olur:
“Hakların gerçek kaynağı sorumluluktur. Hepimiz sorumluluklarımızı yerine
getirirsek, haklarımızı elde etmek kolay olur. Sorumluluklarımızı umursamayıp
haklarımızı istersek, onları elde edemeyiz.”
Özetle:
a-) Toplum dil bilincine sahip
olmalı, doğru bir dil kullanma noktasında çalışılmalıdır. Eğitim, ilim ve
kariyer dili Türkçe olmalıdır. Liselerde Osmanlıca eğitimi verilmelidir.
b-) Tarih ile barışılmalıdır.
Doğru tarih ortaya konulmalı ve geçmişin sorgulanmasından çekinilmemelidir. Tarihe
ait mimari eserlere de sahip çıkılmalıdır.
c-) Toplum, yönetim kademeleri de
dâhil olmak üzere dini, kültürü ve medeniyeti ile barışmalı ve bunlara sahip
çıkmalıdır. Ölenlerini camiden kaldıran bir toplum, ölmeden önce de camilerin
temsil ettiği değerlere düşman olmamalıdır. Çünkü dinsiz toplum yok olmak
zorunda kalır.
Tüm bu sebeplerle, yabancı kültür
aşılarıyla tahrip olmuş bünyemizi sağaltmak, ancak mensup olduğumuz İslam
Medeniyeti’ne yeniden sarılmak ve ondan gerekli ilik naklini gerçekleştirmekle
mümkündür. Çünkü İslam Dini, insanın bütün fiillerine vahiy ile bir ölçü
getiren, insan hayatını belli kurallara bağlayan ve İlahî korumada olan tek
dindir.
Toplumumuzun geldiği duruma
bakınca, şu sitemimize de hak verilir herhalde:
“Kimliksizlik girdabında sanmayın
ki ayıktım
Kendi dünyamı başıma, elden önce
ben yıktım
Az görülen bir düş iken, ayak
oldum baş iken,
Siz söyleyin aziz dostlar, ben
buna mı layıktım.”
|
- Lütfen yazı ile ilgili yorum yapın.
| |