| Popüler Kültür |
|
|
|
POPÜLER KÜLTÜR, SEBEPLERİ, SONUÇLARI VE ÖNERİLER Üzerinde yaşadığımız coğrafya köklü bir kültürün ve medeniyetin beşiğidir. Bu coğrafyanın insanları güçlü bir kültür ve medeniyetin mensubu oldukları halde uzun zamandır insanımız bir kimlik ve kişilik bunalımının ve yozlaşmanın içindedir. Bu konu üzerinde kafa yoran yazar ve düşünürlerimiz, gelinen duruma bakarak toplumun bir “kimlik bunalımı” yaşadığını kolayca tespit edebiliyorlar, çünkü bu tespiti yapmak için özel yeteneklere gerek yok, ortada. Ancak nedense bu bunalımın sebeplerini açıkça söyleme ve çözümü anlaşılacak açıklıkta ortaya koyma isteği veya cesareti pek görülmemektedir. Açık bir şekilde ifade edelim: Yaşanan tüm sorunların ve kimlik bunalımını tek sebebi vardır: Bu toplumun insanı kendi medeniyeti yani ‘Milli kültürü ve dini değerleri’ ile ‘Batı Medeniyeti’ arasında seçim yapmaya, dahası Kitab-ı Mukaddes (Tevrat, İnciller, Mektuplar) tarafından şekillendirilen Batılı yaşam tarzını kabule zorlanıyor. Bu dayatma uygunsuz organ nakli gibi bünyeyi tahrip ediyor ve hatta protez kafa takmak gibi imkansız bir deney sebebiyle kitlelerin manen ölümüne sebep oluyor. Batı Medeniyetini Batılılar istemese bile dini inançlar şekillendirmektedir. Meselâ onlardan hiç biri “Artık canımız cumayı tatil yapmak istedi, pazarı değiştiriyoruz.”deme cesaretini gösteremezler. Ve yine onlardan hiç biri “Bundan sonra on beş yaşına kadar (veya yeni haliyle) on iki yaşına kadar çocuklarınız kiliseye gitmeyecek ve kutsal kitaplarınızı okuma çalışması yapmayacaklar.”deme cesaretini gösteremezler. Tabi ki böyle bir sözü, bizim ülkemizde de kimse söyleyemez; ama Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer din mensupları için. ABD’li Yahudi asıllı siyaset bilimci Samuel Huntington, Türkiye’nin ait olmak istediği Batıyı şöyle tanımlıyor: “Avrupa Birliği; Batı Kültürü ve Batı Hıristiyanlığını paylaşan milletlerin birliğidir.” (Doğu-Batı, Makaleler, s.229) Halil İnalcık)
Batıya yönelmeye daha kendi çağında ciddi bir karşı duruş gösteren Ziya Paşa (1825-1880) Terkib-i Bend’inde: “Milliyeti nisyan ederek her işimizde Efkâr-ı Frenk’e tebaiyyet yeni çıktı.” diyerek karşı çıksa da bu yönelişe engel olamamıştır. Ziya Gökalp’de (1876-1924) kültür ve medeniyet konusunda yerelliği istemiştir. Bu konuda Ziya Paşa ile aynı düşüncededir ve Batıya gerek duymaz, hatta kendi kültür ve medeniyetimizi dünyanın en üstün medeniyeti olarak görür. Ancak Cumhuriyet Türkiye’si bazı konularda onun düşünceleri çerçevesinde şekillense bile, vefatı ile o Türkiye’nin Batıya yönelişini görmemiştir. Dünya üzerindeki toplumlar ve devletler, ait oldukları medeniyetin etrafında kenetlenerek daha güçlü topluluklar oluşturmaya çalışırken; Türkiye ait olduğu hatta Türk Milleti ve Devletinin asırlarca omzunda taşıdığı ve yükselttiği medeniyetin adını bile telaffuz etmek istemiyor. Hatta bundan korkuyor, çünkü bu itiraf son yüz elli, iki yüz yılın ciddi şekilde sorgulanmasını beraberinde getirecektir. Bu sorgulamanın sonuçlarından korkanlar, cesaretsiz, kişiliksiz, kimliksiz, tıpkı bir mankurt gibi hiçbir şeyi sorgulamaya yanaşmıyor. “İlle de Roman olsun, ister çamurdan olsun.” diye türkü söyleyenler gibi; “İlle de Batı olsun, ister çamurdan olsun.” demeye kendini ve halkını zorluyor. İşte bu sebeple yüz elli, iki yüz yıldır yaşanan kimlik krizi bir türlü geçmemektedir. Her medeniyet gibi, bizim medeniyetimizi de oluşturan üç ana sütun vardır. 1-) Dil, 2-) Tarih, 3-) Din. Bugünkü durumumuzu değerlendirebilmek için bunların bugünkü hale geliş süreçlerine göz atmaya çalışalım. 1-) DİL Dilimiz konusundaki olumsuz süreçleri dört merhalede ele almak mümkündür. a-) TÜRKÇENİN İLİM VE EĞİTİM DİLİ OLMAMASI Dilde ilk sorun, ilim dilinin Arapça ve edebiyat dilinin Farsça olmasıyla epece eski bir tarihte başladı. Zaman zaman bunun zararları düşünülerek Türkçe konuşma ve yazma konusunda yönlendirmeye çalışmalar olsa da yakın ilişkiler ve dini sebeplerle de bu yönelişin önüne geçilememiştir. İlerleyen süreçte ortaya kelime ve kavramları Arapça ve Farsça, yüklemleri Türkçe bir dil çıktı, bu ise o dönemin aydınlarıyla halkın kopuşunun sebebi oldu. Çünkü insanlar konuşarak anlaşır ve anlaşarak bir arada yaşayabilirler. Dilin bu görevi yapmadığı yerde kopuş kaçınılmazdır. Bu sürecin sonucunda ortaya Halk Edebiyatı ve Divan Edebiyatı olmak üzere iki edebiyat çıktı. Halk Edebiyatı ürünlerini herkes anlayabildiği halde, çok değerli ve uzun emekler sonucu ortaya konulduğunu asla tartışmayacağımız Divan Edebiyatı ürünlerini ise çok küçük bir azanlık anlayabildi. Böyle bir durum bir toplum için her dönemde yanlıştır. Çünkü aydınlar halkın öncüleri olmadığı zaman halk kolayca yozlaşabilir. Halk üzerinde medreselere göre tasavvufi hareketlerin daha etkili olmasının sebeplerinden biri de kullandıkları dil ve halka yakın duruşlarıdır. b-) HARF DEĞİŞİMİ Osmanlı Devletimizin ilerleyen yıllarında ve Cumhuriyet döneminde dilimizin bir ıslahata ihtiyacı olduğu pek çok kişinin ortak görüşüydü. Pek çok kişi dil sebebiyle oluşan kopukluğun farkındaydı ve bunun giderilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bunu elbette uzmanlar çok çalışarak ve iyi düşünerek dilin kendi kuralları içerisinde yapmalılardı. Böyle bir ıslahat yerine akşamdan sabaha bir toplumun kullandığı alfabeyi değiştirmenin, sonraki neslin, o toplumun kütüphaneleriyle ve arşivleriyle irtibatının kopmasına sebep olacağı acaba düşünülmedi mi? Yoksa bu karar bir dalgınlık veya sekr anında mı alındı? Ya da acaba bu sonuç özellikle mi istendi? Dünya üzerinde arşivlerini kendi milletine kapatan kaç devlet vardır. 250.000 civarında olduğu söylenen kütüphaneler dolusu kitapların bugün okuyucusunun olmaması ve halkımızın bunlardan haberdar olmaması bu sebepledir. Bir anda asırların oluşturduğu birikiminden koparılan bir toplum neye dayanarak ayağa kalkacak ve kimlik kişilik oluşturacaktır. Harf değişimi, bir ulu çınarın kökünden kesilerek, yanında verecek sürgünün ağaç olmasını bekleme işidir. Onun da meyve verip vermeyeceği belli değildir. c-) SADELEŞME VE GÜNEŞ DİL TEORİSİ Sadeleşme ve dilin kurallarının ıslah edilmesi gerekirken, farklı etkenlerle bir dönem gündemde kaldıktan sonra terk edilen ‘Güneş Dil Teorisi’ dilimiz için bir çıkmazdı. Elbette gündemde olduğu süreç içinde bazı tahribatlara sebep oldu. Sadeleşme konusunda, o dönem dilcileri ‘Vur, dedik, öldürdüler.’halini yaşadılar. Çünkü bir kelime bir dile girmiş ve o kelimeyi ‘çocuk, anne, baba, dede, nine’ aynı anlamda biliyor ve kullanıyorlarsa, o kelime artık o dilin malıdır. Dilimizin malı olmuş kelimeler yerine, illa da yeni kelimeler türetmek çok gerekli bir şey değildi. Çünkü dünya üzerinde bu anlamda saf bir dil yoktur. Her dil için de az ya da çok yabancı kelimeler vardır. Bu yöneliş duracağı yeri bilmedi, fren patladı ve bugün ‘uydurmacılık’ adı verilen bir hal aldı. Hiç kimsenin bilmediği, duymadığı köklerden yeni ve bazen yanlış eklerle kelimeler türetilir oldu. Halkta bu yönelişe bilinçsiz bir karşı duruş oldu ve zevkine hitap etmeyen kelimeleri kullanmadı. Meselâ; ‘tecimsel kaygılar’ ancak Bülent Ecevit’in dilinde kalmış ve onunla ölmüş görünen bir tamlama olarak kalmıştır. Bu yönelişe, zararları hemen kendisini gösterdiğinden, okur-yazar, şair ve aydın kesimlerden de ciddi bir karşı duruş oldu. Bu yanlış yöneliş, haklı olarak yapılan itirazlarla hızını kesmiş görünse de geçmişte yaptığı tahribatın acı sonuçları her gün biraz daha ortaya çıkmaktadır. Meselâ, dil zevki diye bir zevk unutulmuştur; uydurma bir dil ile ilim yapmak da mümkün olmamaktadır. Uydurulan kelimeler karşısındaki bu itirazlar: “Ya bunlar Türkçe değil yahut ben Türk değilim, Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim.” (N.F. Kısakürek) “Mecburiyet zorun, mesele sorun Dedenin dilinden anlamaz torun Bölünsün mü yani dün ile yarın Tarihlere karşı gelen boynuzlu.” (A. Karakoç) şeklinde mısralara da döküldü. Evet, dilde yapılan hata neticesi dün ile yarın bölündü; ‘meselesi’ olanlar ile ‘sorunlu’ olanlar iki ayrı kutup oldular. Bir yanda: “Biricik meselem, sonsuza varmak.’ (N.F. Kısakürek) diyenler; Diğer yanda ise; “Lüküs hayat, lüküs hayat, ye, iç, yan gel, keyfine bak.” “Ye, iç, eğlen çok kısa ömrün, sev çünkü sevmek en kolay.”diyerek ömrün kısalığını, -onu en güzel ve dikkatli şekilde yaşamak için değil- çok yiyip, çok içip, çok eğlenerek geçirmek için kullanmayı gaye edinen ve hayatın mayası olan ‘sevgi’ adlı kutsal habbeyi de hevesleri uğruna israf eden bir nesil oluştu. Bu kopukluğu parçalanmayı gördükten sonra ise: “Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı” (N.F. K) diyerek, bir genç aramaya başlayan toplumlar, yaşadıkları yabancılaşmanın sonucunu iyi hesaplamalıdırlar. d-) YABANCI DİL İSTİLASI VE YOZLAŞMA Bir toplumun eğitim dilinin yabancı olması, yani toplumun kendi ana dilinin eğitim dili olmaması, o topluma ihanettir, bir sömürge uygulamasıdır. Çünkü toplumların dilleri ve cümle kuruluşlarıyla, mantıkları ve düşünme biçimleri doğru orantılıdır. Ülkemizde açılan yabancı okulların eğitim dilinin yabancı olmasının da yardımıyla, Cumhuriyet sonrasında dilimize özellikle Fransızca ve İngilizce kelimeler sel gibi dolmaya başladı. Sadeleşme yerine, uydurmacılığa yönelme yanlışının da etkisiyle insanlar isteklerini anlatırken; anlamını bilmedikleri ama Türkçe olduğu söylenen kelimeler yerine, en azından anlamını öğrendikleri yabancı kelimelere yönelmeyi tercih ettiler. Tabelalar bile bu konuda epeyce ipucu veriyor. Hâlbuki dil uzmanları işte tam da burada faaliyet göstermeli, dilimizde bir karşılığı olmayan ama kullanılması gereken ve dilimize girmek için kapıyı tıklatan kelimeler yerine halkın zevkine ve dil kurallarına uygun kelime ve kavramlar türetmeliydiler. Meselâ; ‘compiture’ yerine ‘ bilgisayar’ gibi İlerleyen yıllarda uydurmacılık neticesi, yazılan çizilen pek çok şeyi insanımız okumak ve anlamakta zorlandı. Bu süreç sonunda, herkesin kınamakta pek gayretli olduğu Divan Edebiyatı dönemi kopukluğu günümüzde de yaşanır oldu. Bazıları ise marazlı bir şekilde Türkçesi olduğu halde, anlaşılmayacak kelime, kavram ve tamlama kullanmayı, sıradan insanların anlayamayacağı yüksek ilmi(!) zemin gördüklerinden bundan zevk alıyorlar. Eğer tamlama yoksa bile kendileri oluşturuyorlar. Yani son yıllarda halkımız iki ana sebeple aydın ve akademisyenleri anlamıyor: Biri, bazılarının ortaya koydukları şeylerde yabancı dili tercih etmeleri veya tıpkı Divan Edebiyatı dönemi gibi, yüklemlerin haricinde yabancı kelimeleri çok fazla kullanmaları. Diğeri ise; uydurulmuş, halkın anlamadığı, dahası sözlüklerde bile karşılığını bulamadığı köksüz bir dil tercih etmeleri. Her ikisi de yanlıştır. Aydınıyla ve akademisyeniyle kullanılan dil noktasında anlaşma zemini bulamayan bir toplum kime kulak verecektir? ılmi çalışmalar toplumumuzun kendi dilinde yapılmalı, ilmi kavramlar ilgili saha ve dil uzmanlarınca Türkçeleştirilerek eğitim dilinde kullanılmalıdır. İlim ve fikir adamları, toplumları için çalışan ‘beyin işçileri’ olduklarını yeniden hatırlayarak, doğru bir dil kullanımını noktasında titiz olmalıdırlar. Çünkü dillerine sahip olamayanlar ülkelerine sahip olamazlar, ülkelerine sahip olmayanlar ise hiçbir şeylerine sahip olamazlar. 2-) TARİH Tarihimizin üç merhaleli bir kıyıma uğradığından söz etmek mümkündür. a-) TARİHİ ESER KIYIMI Özellikle son yüzyılda, bu toplum içerisinde, kimliği sorgulanamamış birilerinin tarihi hatırlatan her şeye karşı yaşadığı bir düşmanlık bilinmektedir. Bunun sebepleri her zaman merak konusu olmuştur. Bazıları, bunu yeni devletin zemin bulma çabası şeklinde değerlendirebiliyor. Ancak bilinir ki geçmişiyle sorunu olmayanların, geçmişin eserleriyle de sorunu olmaz. Geçmiş ile sorunlu, taş üstüne taş koymayı beceremeyen bir kitle, meşruiyetini geçmişe düşmanlıkta ve geçmişi eleştirmekte bulmuş; tarihî eserleri yok edebilmek için ne gerekiyorsa yapmakta çok gayretli davranmıştır. O kadar ki yıkmayı beceremediklerinin, yapılış tarihini ve yapanı gösteren kitabelerine kadar bu coğrafyada bu alanda kıyımlar yaşanmıştır. Öyle ki Osmanlının diğer coğrafyalarında bu alanda yapılan kıyımlar; Türkiye’de yapılanlar yanında hiç kalır. Mostar Köprüsü’nün yıkılışını doğru okuyanlar, Bağdat’ın güzel minarelerinin ve zarif camilerinin ‘Yiiihu, Oleyyy’ eşleğinde yerle yeksan edilmesini doğru okuyanlar; bu coğrafyada yapılanları ve yaşananları da doğru okumalıdırlar. b-) KÖKSÜZLÜK Tarihteki ikinci kıyım ise, eğitim basamaklarında 1914 veya 1919’dan başlayan bir tarihin yalnızca 1938’e kadar geçen döneminin ‘ınkılâp Tarihi’ adı ile zorunlu ders olarak okutulmasıdır. Bin yıllık coğrafyanın; ders, örnek, ibret alınması gereken yegâne kaynağı olan tarihi 1919–1938 arası olabilir mi? Bunun öncesi ve sonrası nerededir? 1938’den sonrası neden tarih içerisinde yerini almıyor? Veya bu ülkeyi vatanlaştıranların asırlar süren tarihleri nerede? c-) YALAN SÖYLEYEN TARİH Tarihteki üçüncü kıyım ise, bilinen adıyla ‘Yalan söyleyen tarih’ oluşturulmasıdır. Bir toplum neden kendi tarihine düşman olur. Hadi geçmişte buna bulunacak/uydurulacak sebepler var idi diyelim, bugün bu neden hala sürdürülmektedir? Yanlışta bilinç yoktur, yanılmak mümkündür; ancak düpedüz yalanlarla örgülenmiş bir tarihe bir toplumun evlatları nasıl yaslanabilirler? Bu yanlış sürecin sonucunda “şanlı Tarih” ve “Hain Tarih” ikilemi ortaya çıktı. Tarihteki aynı kişi, hem hain hem kahraman; hem cennetmekân hem müstebit/zorba olarak isimlendi. Bu karmaşanın ortaya ne çıkarması beklenebilir? Çünkü tarih, şimdiki zamanı ortaya çıkaran geçmiştir; toplumlar için bir erken uyarı sistemidir; en önemlisi ise, tarihlerini bilmeyen ve ona yaslanmayan toplumların haritasını başkaları çizer. Her toplum geçmişiyle değer kazanır, bu sebeple geçmişinin her güzelliğini sahiplenmeli ve her yanlışından ibret ve ders almalıdır. Toplumların güçlü olması da buna bağlıdır. Güçlü toplumlar, dünyanın diğer toplumları içerisinde önder konuma gelir ve modellenirler. Tarihçi Halil İnalcık, 1453-1553 yıllarında Avrupa’da Osmanlı Devleti’nden hem korkuluyor hem de Osmanlı Devleti askeri ve siyası kurumları taklit edilecek üstün bir setsem olarak algılanıyordu, diyor.(Doğu-Batı, Makaleler, s.51) Bu taklit edilme öyle bir seviyeye gelmişti ki 16. yy.da Sir Francis Bacon, ıngiliz kralını, saray ve soylular arasında yaygın olan ‘Maskeli Oyunlar ve Törenler’ üstüne yazdığı bir yazıda “Türk, yeniçeri ve levent giyecekleri sahne elbiseleri olmamalı.” diyerek, yayılan Osmanlı modasına karşı bir duruşu olması gerektiğini konusunda uyarır.(Denemeler, Bacon, Müt: Akşit Göktürk, YKY; 4.Baskı, 2002, ıst) 18.yy.da 1720-1721 yılları arasında Sultan III. Ahmet döneminde, ilk defa Fransa’ya elçi olarak giden 28 Mehmet Çelebi’nin seyahatnamesi de bu ilgiyi anlatır. Paris’te halk Osmanlı görevlilerinin iftarını ve namaz kılışlarını görmek için izin ister ve üst üste yığılarak seyrederler. Bu kafile o kadar ilgi çeker ki toplumda Osmanlı tarzı yeni bir giyim modası olduğu da bilinmektedir. Yani; güçlü ve farklı olan modellenir. Kim kopyasını kopyalar? Kim kölesine tabi olur, onun değerlerini ve üstünlüğünü kabul eder. Johann Wolfgang Goethe (1749-1832) “Ziyafet sofrasının artıkları ile geçinen adam hiçbir zaman efendi olamaz.”(Faust’tan)diyor. Toplumumuz ve ülkemiz kan kussa da ‘kızılcık şerbeti içtim’ demeyi bilmeli, kendilerine karşı I. Dünya Savaşında topyekûn milletçe savaştığımız ve sonrasında bir İstiklal Harbi verdiğimiz ve yine bir zafer kazandığımız bir coğrafyanın kültür medeniyetine hayranlık duyarak ait olmayı istemek, teslim olmak demektir. Toplumumuz ve devletimiz batılı teknolojinin kindar ve kibirli efendilerinin kemik sıyırıcısı olmaktan vaz geçerek mensubu olduğu medeniyeti hatırlamalıdır. Kendi kültür medeniyetine sahip olmak, illa da Batıya düşman olmak demek değildir. Burada Muhammed İkbal’in (1873-1938) değerlendirmesine kulak vermek zorundayız: “Köleler köleliğe alıştılar mı Onlar üzerinde egemenlik kurmak hiç de zor değildir. Sen ki Batı’ya köle olmayı kabul ettin, Ben Batı’dan değil, senden şikâyetçiyim.” Atalarımızın “Geçme namert köprüsünden ko aparsın sular seni” sözünü dinleyerek bir sahil-i selamete ulaşmak için gereken fedakârlığa da razı olmalıyız. Yalnızca Çanakkale’de şehit olan 250.000 vatan evladının kiminle savaştıklarını ve neden şehit olduklarını bir kez daha hatırlamak gerekiyor. Bizim coğrafyamızda ıngiliz, Fransız, İtalyan mı vardı, neden onların saldırısına ve işgaline uğradık. Bir gün önce hepsi birden ülkemize saldıran ve bizi parça parça eden bu ülkelerin, bir gün sonra ve bugün bu isteklerinden vaz geçtikleri mi sanılıyor. Türkiye’nin bu gerçekler karşısındaki Batı hayranı durumu bir yazarımızın “Irzına geçen zorbaya âşık olan aptal kız sendromu.”(M. İslamoğlu) cümlelerinde ifadesini bulur. Osmanlıyı parçalamanın iki yüz yıl öncesinden plan ve programlarını hazırlayan karşımızdaki dünyanın; 1914-1918; 1919-1923 yılları arasında altı milyona yakın Osmanlıyı katlettiğini 1956-1962 yılları arasında Fransa tarafından bir milyon Cezayirliyi katlettiğini 1946-1954 arasında yine Fransa’nın bir milyona yakın Vietnamlıyı katlettiğini 1961-1976 arasında ABD’nin iki buçuk milyon Vietnamlıyı katlettiğini 1992-1995 arasında Bosna-Hersek’te üç yüz on iki bin kişiyi katlettiğini ve kız çocuk, genç kız ve kadınlardan oluşan elli bin kişinin tecavüze uğradığını 20.yy.da yüz milyondan fazla insanın Batı’nın sebep olduğu savaşlar sonucu öldüğünü ve öldürüldüğünü Bu dünyanın, Kızılderili ve Aborijin ırkını yok olacak hale getirdiğini Deir Yasin (9-4-1948), Kral Davut Oteli Katliamlarının (27-7-1946) sorumlusu soykırım mazlumiyetine bürünerek soykırım yapan Menahem Begin’e 1978 yılında Nobel Barış Ödülü verdiğini, Sabra ve şatilla Katliamlarının sorumlusu Ariel şaron’un ABD tarafından “Barış Adamı” ilan ettiğini Dünyanın tamamını sömürdüğünü, sömüremediği yerle savaştığını, işte böyle bir teknoloji medeniyeti(!) ile karşı karşıya olduğumuzu unutmamak gerekiyor. Esasında (Avrupalı Hıristiyanların artık pek takmadıkları) Matta ıncil’inde İsa Peygamber onları pek güzel şekilde şöyle ifade eder: “Ey kör kılavuzlar, siz küçük sineği süzerek ayırırsınız, fakat deveyi yutarsınız.” “Siz de böylece insanlara dıştan salih görünürsünüz, fakat içten iki yüzlülük ve fesatla dolusunuz.” (23.Bap: 24,28) 3-) DİN Medeniyeti oluşturan diğer en önemli sütun ise dindir. Gerçekte medeniyetleri inançlar oluşturur. Bu konuda İngiliz tarihçi Toynbee (1889-1975), dinlerin medeniyetlerin anası olduğu görüşünü savunarak şöyle diyor: “Evvelce, dini medeniyete bağlı bir gelişme olarak kabul ediyordum. Bu, sosyal hayatın ilkel safhalarında bir dereceye kadar doğrudur. Fakat yüksek dinler yalnız sanatı ve sosyal yapıyı değil, siyasî ve iktisadî teşkilatları da içine alan kendi başına yaratıcı bir kuvvettir.” (Reconsideratian, s.77,78; Makaleler, ınalcık, s.110) Din konusundaki yozlaşmayı üç başlık altında incelemek mümkündür: a-) YAPISAL YOZLAŞMA: Kültürler medeniyetlerin alt kümelerdir. Meselâ Batı Hıristiyan medeniyeti içinde, birbirine hiç benzemeyen ıngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, İspanyol kültürü bulunduğu gibi; ıslam medeniyeti içerisinde de Arap, Türk, İran, Hindu kültürleri bulunmaktadır. Kültürlerdeki fark aynı medeniyet içerisinde bulunmaya engel değildir. Bizim, ıslam Dini diyerek üzerinde ısrarla durduğumuz şey, eskiliği sebebiyle değerli sanılar, tortulaşarak kemikleşen, bu sebeple sorgulanmasına zor cesaret edilen veya hiç sorgulanamayan, Kuran’dan kendisine dayanak olmayan yerel ve kişisel görüşler toplamı değildir. Bugün inanç sistemimiz bu anlamda bir sorunla yüz yüzedir. Din, Kuran’dır ve İslam Kuran’ın hayata geçirilme yöntemine yani bu anlamda Sünnet’e tabi olmadır. Ve Kuran’ın son kitap olması dolayısıyla evrensel yorumların kaynağı olduğu unutulmamalıdır. ıran-ıslam, Hindu-İslam, Türk-İslam sentezlerini dinin safiyetini bozduğunu söyleyerek reddederken, din adına Kuran’ın doğruları yerine Arap-İslam sentezi bir yaşam tarzını önermek kişinin kendisiyle çelişmesi olur. Bu anlamda dinsel anlayışlar yeniden gözden geçirilmeli ve son dinin/kitabın, peygamber dünya coğrafyalarından nerede gönderilirse gönderilsin aynı son mesajları getireceği unutulmamalıdır. b-) BATININ MÜCADELESİ İslam dini ilk andan itibaren karşısında Hıristiyan Âlemini bulmuştur. Müslümanlar asırlarca bitmeyen Haçlı Savaşları sebebiyle uğraşmak zorunda kalmışlardır. Kendi içinde birbirini yiyen Batı ıslam’a karşı her zaman tek yürek tek bilek olmayı becermiştir. Bugün Irak’ın, Afganistan’ın, Filistin’in işgalini yeni yüz yılın ‘Haçlı Seferi’ olarak okumayanlar durumu kavramakta zorlanırlar. Zaten onların liderleri de bunu açıkça ifade etmiştir. Akıldaneleri de bu anlamda Batı dünyasını şekillendirmektedir. Meselâ ABD’li Yahudi Siyaset Bilimci, akademisyen ve Savunma Bakanlığı danışmanı Samuel Huntington (D:1927), küreselleşme ile Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar arasında çatışmaların olacağı tezine sahiptir ve içinde olduğu dünyayı bu teze göre şekillendirmeye çalışarak şöyle demektedir: “Batı kendi üstünlüğüne meydan okuyan iki kültür-medeniyet grubunu, İslam ve Konfüçyan medeniyetlerini karşısında görmektedir.”(Makaleler, s243,ınalcık) Yahudi şarkiyatçı ve İslam Tarihi uzmanı, akademisyen Bernard Lewis’de kendi düşüncelerine göre şu sonuca ulaşmıştır: “Bizim Yahudi-Hıristiyan mirasımıza, seküler varlığımıza ve her ikisinin dünya çapında yayılışına karşı kesinlikle eski bir rakibin “İslam’ın” tarihi duruşu-tepkisi karşısındayız.”(Makaleler, s.237, ınalcık) Tabi ki Batının İslam’la uğraşması yalnızca kılıçla olmamış, kalemle yani müsteşrikler yoluyla da Müslümanların inanç sistemlerini sürekli eleştirmekten ve becerebildikleri kadar bozmaktan da geri durmamışlardır. Bunun da acı sonuçları her şekilde kendisini hissettirmektedir. c-) DEVLETİN KARŞI DURUŞU İçinde yaşadığımız bu toplumun dininin ve dindarlarının yüz yıldır başına gelenleri, hala yaşamakta olduklarını, hala ateizm boyalı jakoben laisizmin pençelerinde can çekiştiğini ben baştan anlatacak değilim, bunları herkes biliyor, arife tarif gerekmez. Ülkemizdeki seksen beş yıllık demokratik yönetim biçimi, insanımız için hakları konusunda ve hukuk karşısında “Bütün insanlar eşittir.” ilkesini gerçekleştirebilmiş değildir. İngiliz edebiyatçı George Orwell’in (1903-1950) Hayvan Çiftliği adlı romanında pek güzel ifadesini bulduğu gibi; bizim toplumumuzda bu gaye ancak: “Bütün insanlar eşittir, fakat bazı insanlar diğerlerinden daha eşittir.” şeklinde hayat bulmuştur. İşte bu, halkımızın çoğunluğuna göre “daha eşit” olma hakkını elinde gören azınlık kitle yüz yıldır bu coğrafya üzerinde “çıkar ve iktidar” mücadelesini sürdürmektedir. Bugün de devam eden bu mücadelenin faturası toplumumuz için ağır olmuştur. Bu anlamda bu coğrafyanın insanı; “Devlet mi toplumunun hizmetinde, yoksa toplum mu devletin veya kendisini devlet sanan bir avuç güçlü kitlenin düşüncelerinin, çıkarlarının ve amaçlarının hizmetinde olmalıdır?” sorusunun doğru cevabını yeterince açık şekilde seslendirememektedir. “Halk asıldır, seçilenler ve atananlar vekildir.” denilse de asla itibar olmadığını yaşanan hayat göstermektedir. Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu kabul edilen şeyh Edibali’ye izafe edilen: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”ölçüsü toplumumuza hâkim olmamıştır. Batıda da Doğuda da “demokrasi” ve alt kümeleri ‘eşitlik, adalet, özgürlük, insan hakları…’ güçlülerin elinde, gerek duydukça yedileri helvadan bir puttan fazla bir şey olmamıştır. BU SÜRECİN SONUCU Bugün gelinen noktada görüldü ki pek çok liderin etkilendiği, 20. yy.ın oluşacağı var sayılan ‘İnsanlık dini’nin peygamberi Fransız felsefeci Auguste Comte’un(1798-1857) bugün her anlamda çökmüş bulunan ‘Üç hal kanunu’na göre, toplumsal hayat şekillenmemiş; “inançsızlık ve ötesizlik” insanı mutlu etmemiştir. Beklenen olmamış ve insanlar II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden dinsel arayışlara yönelmişlerdir. Dindar bir Hıristiyan olan Danimarkalı düşünür Kierkegaard (1823-1855), bu tür yönelişleri, “ Felsefenin sahtekarlığı, inanç yerine başka bir şeyi vermesi ve inancı hafife almasıdır. Felsefe inanç veremez ve vermemelidir. Ama kendisini ve ne vermesi gerektiğini ve ne olması gerektiğini bilmelidir.”(Korku ve Titreme, s.29) Ömer Hayyam’ın (1048-1131) şu rubaisi de 20. yy. yönelişlerine cevap verir niteliktedir: “Yüreği temiz, beyni aydınlık insanlar nerde Nerde, yaşayan düşüncelerinin güzelliğiyle Herkes, kendi aklının kulu kölesi Allah’ın kulu olan beyler nerde?” Açıklamaya çalıştığımız bu sebepler neticesi, medeniyetimizi oluşturan “dil, tarih, din” adlı üç ayak da sakatlanmış durumdadır. şimdi bu üç kötürümün, toplumumuzun gönüllerine fetih için akınlar yapmasını beklemek mümkün mü? Başka bir medeniyet, yani Batı medeniyeti tarafından, iç ve dış destekler yardımıyla, ekranların gündem saptırıcı hizmetleri(!) eşliğinde; “beyni, kalbi ve gönlü” işgal edilerek talan edilmiş bir toplum şimdi işgalcilerin kölesi olacak değil midir? Kendi kültür ve medeniyetinden kopmanın acı faturası şu satırlarda özetlenmiş sayılabilir: “Din neymiş, iman neymiş, kim bakar safsataya Fatih’te kahramanlık denilen palavraya Osman Gazi’de kimmiş, kim bakar Mustafa’ya Selam Lenin, Stalin, Kosigin ve Mao’ya Savaştayız yoldaşlar, sol yumruklar havaya.” (1974 yılında, Taksim Meydanı’nda yapılan 1 Mayıs mitingindeki bir pankartın yazısı) Kendi toplumuyla savaşmaya karar veren insanlar işte bu sürecin sonucu oluştu. Kim suçlanmalıdır. Bahçıvan uyurken, bahçeyi diken sarmışsa, suçlusu kimdir. Bu sürecin topluma hâkim kıldığı popüler kültürün tahribatını ortaya koyabilmek açısından; gönülleri, medeniyetimizin en önemli yapı taşlarıyla inşa edilmemiş bir toplumu, -hiç kimseyi suçlamadan- masaya yatıralım ve bugününü dünü ile kıyaslayıp, yarından ne bekleyebileceğimizi tahmine çalışalım: Popüler kültür, yaygın kültür, televizyon kültürü, dizi kültürü, batı kültürü, hangisini diğerinin yerine kullansak mümkün oluyor. Bu kültürün topluma, dolayısıyla aile bireylerine öncelikli olarak sunduğu bazı mesajlar var: Meselâ: Popüler kültür, cinsel özgürlüğü savunuyor. Bu serbestliği yaşayan kadınların/kızların hamilelikleri durumunda, ortaya biri çıkıyor ve bu güya kahraman bir sebepten çocuğa baba, kadına koca oluyor, böylece kadını, toplum veya aile karşısında sorgulanmaktan kurtarıyor, zina sorgulanmıyor. Bu kadının bizim literatürümüzdeki adı zaniyedir. Filmleri kenara koyarsak, kaç izzetli ve iffetli erkek, kendisine eş olarak bir zaniyeyi uygun bulur, düşünülmelidir. Popüler kültür, sorumsuzluğu öneriyor. İnsanları ve özellikle çocukları ve yetişkin evlatları, bakıma, koruma ve kollamaya muhtaç hale gelmiş kendi büyüklerine karşı sorumsuzlaştırıyor. Bu sebeple artık “Huzur Evleri” denilen yaşlılar yurdu, ilçelere kadar açılmaya başladı. Popüler kültür, kişiyi kendi nesline karşı da sorumsuzlaştırıyor. Bu kültürün belirli bir değeri olmadığı ve ötesiz olduğu için nesilsizliği öneriyor. Çünkü çocuklar, anne-babanın gençliğini tüketen ve sonra terk eden varlıklar olarak görülüyor. ‘Öyleyse, anne-baba neden hiçbir hayrını görmeyeceği çocuklar için kendini ve ömrünü harcamalıdır?’ sorusuna doğru bir cevap veremiyor. Popüler kültür, eşleri de birbirine karşı hale getiriyor. ‘Sevgi, saygı, şefkat ve merhamet’ ile kenetlenmesi gereken kişileri, yanlış eğitim, yanlış talepler ve sorumsuzluklar neticesi birbirinin karşısına getiriyor ve “huzur ve sükûnun mahalli” olması gereken evler, ‘kavga ve kargaşanın mahalli’ haline gelebiliyor. Tüm bunlar sonucunda, aynı çatı altında yaşayan insanlar bile yalnızlaşıyor. Yalnızlık ve ailesizlik ise, yanlışlara yönelmede önemli bir etkendir. Yeşilay Dergisinin 2000 yılı itibariyle verdiği rakamlara göre ise Türkiye, israfta birinci, kumarda ikinci, içkide üçüncü, sigara tüketiminde dördüncü olmuş. (Zeki Kentel, Alkollü Toplum, Yeşilay Dergisi, Yıl:2000, S.794, s.8) Şimdi bu coğrafyayı, kendi geçmişiyle yüzleştirelim: * Bu coğrafyada eskiden hırsızlık olmazmış, çünkü yoksullar için vermeyi bilen zenginlerin doldurduğu sadaka oyukları varmış uygun yerlerde. şimdi yoksullar yerine tahsilli ve kravatlılar aldıkları teşvikler yetmiyormuş gibi, kitabına uydurarak halkı ve devleti soyup soğana çeviriyor ve üstelik bir de ‘Yılın en başarılı iş adamı’ ödülünü alıyorlar. *Bu coğrafyada eskiden çalışan eşeklerin haftada bir gün tatil günü varmış. şimdi insanımız yedi gün çalışıyor, birkaç iş birden yapıyor yine de ailesini geçindirmekte zorlanıyor. *Bu coğrafyada eskiden göçüp gidemeyen hasta ve yaralı kuşlar için açılmış ‘Gureba-i Laklakan’ yani kuşlar için hastane varmış. şimdi insanlar parasıyla bile tedavide zorlanıyorlar. Yetmiş beş yaşındaki böbrek hastası Medine Bircan adlı hanımı, nüfus cüzdanındaki resmi başörtülü diye hastaneye kabul etmeyerek Cerrahpaşa Tıp Fakültesi önünde ölümüne sebep olanları hatırlatmak isterim. Yine Hacettepe Tıp Fakültesine kan vermek için giden ve ‘Başörtüsüyle hastaneye giremeyeceği, burasının bir kamu kuruluşu olduğunu neden bilmediğini’ sorgulanan ve hakaretlere uğrayan şaziye Gerede adlı hanımı da hatırlatmak isterim. *Bu coğrafyada eskiden, sert geçen kışlarda vahşi hayvanlar telef olmasın veya yerleşim yerlerine inmesin diye açık arazilere onlar için yiyecekler bırakılıyormuş. şimdi çöpten yiyecek arayanlar varken, israf ettiklerini çöpe dökmekten çekinmeyenler, eli yoksul ve kimsesizler için cebine gitmeyenler var. *Bu coğrafyada eskiden yaratılmış her şey karşısında Allah’ın sanatını seyrediyor olmanın, Allah’ın sanatına sahit olmanın huşuu ile haşyet içinde olan ve her varlığa saygı gösteren, her varlığın yaratılışının muhakkak bir amacı, hikmeti olduğunu düşünen insanlar varmış. Bu coğrafyada eskiden bu sebeple karınca bile incitmeyen insanlar varmış. şimdi mafya dizileri beş saniyede on beş adamı öldürüyor. İnsanlar onlara yani kişiyi cehenneme sokacak haksız yere adam öldürmeyi meslek edinmiş kişilere özeniyor. Bu durumu sorgulamayan ve etsiz yemek yemeyen medya ise, her Kurban Bayramı kurbanlarımıza saldırmayı hiç unutmuyor. Hâlbuki kurban kesen insan, en azından haksız yere kolay kolay insan öldüremez. *Bu coğrafyada eskiden kendi arazisine gelene kadar, hayvanının ağzını bir torba ile kapatacak kadar, kendinden başka hayvanını bile haramdan koruyanlar varmış. şimdi ise korolar halinde “Helal-haram ver Allah’ım, bizimkiler yer Allah’ım” diyen kitleler var. *Bu coğrafyalarda eskiden (benim de çocukluğumda) kapılar kilitlenmezdi. Evde hiç kimse olmayacak şekilde bir yere gidilse bile kapı örtülür ve gidilirdi. Kimsenin birbirinden korkusu yoktu. şimdi ise, insanlar miras için ve başka sebeplerle ana-babalarını bile doğrar oldular. *Bu coğrafyada eskiden, mecbur kalsa da birinin bağından bahçesinden bir şey alsa helalleşen veya değerinden fazlasını aldığı yere bırakan insanlar varmış. *Bu coğrafyada eskiden öyle insanlar varmış ki; Katolik kilisesine ve papaya isyan ederek Protestanlığı oluşturan Martin Luther bile Osmanlıyı ‘şeytanın yardımcıları’ diyerek suçladığı ve bütün Avrupa’yı Osmanlıya karşı savaşa çağırdığı halde, 1530 tarihinde yayımladığı bir risalesinde Osmanlılar için şöyle demekten kendini alamıyor: “Onlar çok alçak gönüllü, sade bir hayatları var ve sağlam bir karakter sahibidirler.” Yine Luther, “Doğu Avrupa’da köylüler o kadar kötü şartlarda yaşamaktalar ki Türkleri adeta bir kurtarıcı olarak karşılamaktadır.”demekten de kendini alamamaktadır. (Makaleler, s.51, İnalcık) şimdi öyle büyük insanlar yok ama dağlardan büyük eneler var.(Ve şimdi coğrafyamızın insanı kendisi için bu dünyayı ve bu dünyanın değerlerini kurtarıcı olarak görüyor. Ne hazin bir tecelli) *Bu coğrafyada eskiden çevresindeki dindaşlarını kendisine tercih etmeyi, iman etmiş olmanın olmazsa olmazı bilen insanlar varmış. Onlar birbirini sevmeyi, gülümsemeyi, karşılıksız iyilik ve ikramda bulunmayı dinlerinin bir farizası görmekte imişler. Onların tanışıklıklarında ve yakınlıklarında ‘Çıkar’ madde bir değilmiş. *Bu coğrafyada eskiden yaşlılar, rızkın artması ve felaketlerin önlenmesi için sebep olarak görülürmüş. “Aranızdaki yaşlılar olmasaydı, felaketler üzerinize sel gibi gelecekti.”sözü hayata hâkimmiş. Onların titreyen ellerle, dermansız dudaklarla ettikleri duaların bir paratoner görevi gördüğü kabul edilirmiş. Onların adı eskiden ‘hanımanne, hanımnine, beybaba, efendibaba, muhterem peder’ imiş. şimdi ise ‘koca karı ve bizim moruk’lar ortaya çıktı. *Bu coğrafyada eskiden malları devletçe garantili tüccarların, malları ve hayvanlarıyla üç gün ücretsiz kaldıkları hanlar varmış. şimdi devlet, devlet olmanın sebebi olan ‘can, mal, nesil, namus, din’ emniyetini sağlama gibi sorumlulukları noktasında, bize hiçbir şeyin garantisini veremiyor. Meselâ hiçbir Müslüman dinini yaşama konusunda devlet güvencesine sahip değil. Buna itirazı olan, yaşama tarzım sebebiyle mesleğinden uzaklaştırılan beni ve binlerce benzerimi karşısında bulacaktır. Bizler bu garantisizliğin ispatlarıyız. Ne oldu, bütün bunlar bir hayal miydi, ütopya mıydı? Onlar neden öyleydi, bugün neden böyle? Eksik olan ne? ÇÖZÜM “Baht işi değil, ceht işi” olan konularda, cehde sarılmayıp bahtına küsmek, akıllı insanların ve bilinçli toplumların işi değildir. Akıllı ve bilinçli kişiler ve toplumlar, sorunun/ya da meselenin adını koyar, çözüm yollarını belirler, ömür boyu üzerinde konuşmaz ve hemen bunun uygulamasına geçerler. Akıllı insanlar, kendi akıllarından ve düşmanlarının akılsızlıklarından da faydalanmasını bilen kişilerdir. “Ali Ulvi Kurucu merhum, Almanya seyahatlerinden birinde bir Alman’a sorar: Harpte her tarafı yakılan, yıkılan Almanya’yı nasıl imar ettiniz? Bu Alman ona şöyle cevap vermiş: Yıkılan Almanya idi, Almanlar değil.” Bu cevaptan kendimize bir pay çıkarmalıyız. Bizim için de aynı şey geçerlidir, insanımız manen yıkılmadığı sürece, onu yıkacak bir güç yoktur. Bu Çanakkale’de, İstiklâl Savaşı’nda ispatlandığı için, başka yolları deneyenler karşısında toplum manen güçlendirilmelidir. Sivil direnişin sembol ismi Mahatma Gandhi’nin (1869–1948) şu sözünü cebimize koysak faydalı olur: “Hakların gerçek kaynağı sorumluluktur. Hepimiz sorumluluklarımızı yerine getirirsek, haklarımızı elde etmek kolay olur. Sorumluluklarımızı umursamayıp haklarımızı istersek, onları elde edemeyiz.” Özetle: a-) Toplum dil bilincine sahip olmalı, doğru bir dil kullanma noktasında çalışılmalıdır. Eğitim, ilim ve kariyer dili Türkçe olmalıdır. Liselerde Osmanlıca eğitimi verilmelidir. b-) Tarih ile barışılmalıdır. Doğru tarih ortaya konulmalı ve geçmişin sorgulanmasından çekinilmemelidir. Tarihe ait mimari eserlere de sahip çıkılmalıdır. c-) Toplum, yönetim kademeleri de dâhil olmak üzere dini, kültürü ve medeniyeti ile barışmalı ve bunlara sahip çıkmalıdır. Ölenlerini camiden kaldıran bir toplum, ölmeden önce de camilerin temsil ettiği değerlere düşman olmamalıdır. Çünkü dinsiz toplum yok olmak zorunda kalır. Tüm bu sebeplerle, yabancı kültür aşılarıyla tahrip olmuş bünyemizi sağaltmak, ancak mensup olduğumuz ıslam Medeniyeti’ne yeniden sarılmak ve ondan gerekli ilik naklini gerçekleştirmekle mümkündür. Çünkü İslam Dini, insanın bütün fiillerine vahiy ile bir ölçü getiren, insan hayatını belli kurallara bağlayan ve ılahî korumada olan tek dindir. Toplumumuzun geldiği duruma bakınca, şu sitemimize de hak verilir herhalde: “Kimliksizlik girdabında sanmayın ki ayıktım Kendi dünyamı başıma, elden önce ben yıktım Az görülen bir düş iken, ayak oldum baş iken, Siz söyleyin aziz dostlar, ben buna mı layıktım.” |
|
Başarı değerlendirmesi yapabilmek için öğrencinin hayatını bireysel, ailevi, eğitsel, toplumsal hayat olmak üzere dört bölüme ayırabiliriz. Bu bölümlerin ortak başarısına “yüksek başarı” diyoruz. Tüm insanlar gibi, öğrenciler değerlendirilirken de parçacı yaklaşılmamalıdır. Öğrenci, yalnızca aldığı notlarla ve sınav sonuçlarıyla başarılı veya başarısız sayılırsa, bu eksik bir değerlendirme olur.
|
| Devamını oku... |
HER HAKKI SAKLIDIR. İZİNSİZ ALINTI YAPILAMAZ.