Kırgın, kızgın ve yorgundu Zümrüdüanka. Eğer kendini kontrol altında tutup gerektiği gibi davranmaya çalışmasaydı, yaşadığı kırgınlıklar sebebiyle herkesten uzaklaşacak ve bir uzlet köşesinde sesiz sakin yaşayacaktı. Kızgınlıklarını kontrol altında tutmasaydı, etrafında olanları, öfkeyle kırıp geçirebilirdi. Eğer gerçekten de derinden derine bedenen ve ruhen hissettiği yorgunluklarının etkisi altında kalsaydı başını kanatlarının altına sokar ve uyandıkça uyurdu. Zorunlu olduğu için yer, içer yine uyurdu.
Peki, tüm bunlar neyi değiştirirdi.
Uzlet, kırgınlıklarını; öfke boşalması, kızgınlıklarını; uyumak, derinden hissettiği yorgunluğunu geçirebilir miydi?
- Hayır!
- Bin kere hayır!
Belki kendisi bunları yaparak daha da kırılacak, yorulacak, kızacaktı.
- E öyleyse, dedi kendi kendine, sonra kendine itiraz etti.
- Belki bunlar kendilerine kırıldığımı, kızdığımı, yaşattıklarından yorulduğumu anlarlar da daha fazla üzerime gelmezler. Aynı hal üzere devam etmezler.
- Acaba, dedi yine, acaba öyle mi? Yani bunlar, tüm bunları hissettiğimi bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar. Neyi değiştiriyorlar? Hiçbir şeyi. Demek ki ona göre tavır olmak gerekiyor. Herkes her şeyi biliyor ama herkes işine gelmeyeni bilmezden geliyor. Herkes, her durumda kendi istekleri, ihtiyaçları, mutlulukları neyi gerektiriyorsa ona göre davranıyor. Kimse, başkalarını ilgilendiren durumlarda, acaba benim isteğim, ihtiyacım, mutluluk sebebim, karşımdakinin de istediği bir şey mi, o da buna ihtiyaç hissediyor mu, bu sebeple o da mutlu olacak mı, diye düşünmüyor. Benim istediğim şeyi, başkası hatta en yakınımda ve kendilerini sevdiğimi ifade ettiğim kimseler istemese bile olmalı; benim ihtiyacım ve mutluluk sebebim başkalarının üzüntü veya kırgınlık, kızgınlık sebebi olsa bile yine de bunları karşılayacak ne varsa yaparım, diye düşünüyor herkes. İşte bu yüzden, yüzler ve yürekler aynı kelimelerle konuşmuyor. İşte bu yüzden diller ve gözler aynı sözlerle konuşmuyor. İnsanlar; ‘İşte bu yüzden, kula kulluk başlıyor, işte bu yüzden adı konulmamış kölelik her yerde her şekilde yaşanıp gidiyor. Kölelik haline gelmiş evlilikler var, iş yerleri var, ticarethaneler var, kurumlar, kuruluşlar var. Bunların kimi gönüllü, kimi zorunlu, kimi yaşadığı veya yaşattığı köleliğin farkında bile değil. De facto, denilen bir şey var.’ diyorlar. Yani ‘Durum, ortam, düzen öyle ve öyle olmayı gerektiriyor.’ diyorlar. Bense bir kuş olarak bile tüm bu şeylere itiraz ve isyan ediyorum, dedi Zümrüdüanka.
- Peki, itiraz ve isyan ediyorum da ne oluyor?
Hemen cevap verdi:
- En azından kalbim hissettiği hiçbir kölelik düzenine, çarkına, dişlisine razı değil.
Kur'anî Hayat Dergisi (sayı 2015/39)
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen (Şeyh Galip)İnsan kelimesinin kökeni ve anlamı: Arapça ins kelimesinden ‘insan’/"insanlık, tüm insanlar" sözcüğünden türetilmiştir. "Nâs" insan kelimesinin çoğuludur. İnsan kelimesinin, kendinden türediği iki kökten bahsedilir; bunlardan biri ‘üns’tür; üns, ünsiyet, yakınlık demektir. Diğeriyse nesy = unutmak fiilinden geldiğini söyleyen görüştür. Yani insan unutkandır. Bunun için, hafıza-ı beşer nisyanla maluldür, denilir.
Varlık; akıl sahibi olanlar (insan, cin, melek) ve olmayanlar olarak ikiye ayrılır. Akıl sahibi olan her varlığın sorumlulukları da vardır. Kâinat bu iki sınıfın düzenli uyumu ile vardır. İnsan, varlık içinde hem akıllı hem de sorumlu varlıklar kategorisindedir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliğiyse onun irade sahibi olmasıdır.
Kuran’a göre insan, yeryüzünün halifesi olarak yaratılmıştır (2/Bakara:30; 38/Sad:26). İnsanın dışındaki her şey, onun hizmetine sunulmuş ve insan, yaratılanların çoğuna üstün kılınmıştır (17/İsra:70). Böyle olduğu halde her insanın kâinat içinde yaşayacağı sınırlı bir ömrü vardır. İstese de istemese de her şeyi geride bırakıp gidecektir (6/Enam:94). İşte insanın en önemli meselesi de burada ortaya çıkmaktadır: ‘Bir kez yaşayıp mecburen bitireceği ve benim dediği her şeyi terk ederek gideceği bu hayatı nasıl yaşamalıdır?’(57/Hadid:20; 21/Taha:131). Nefsini yaşatacağı ve neslini sürdürmek istediği bir dönemi nasıl geçirmelidir?
Hayatın ve Varlığın Anlamını Aramak:
Kişiyi uykusundan uyandırıp kaldıran, hayatından daha değerli gördüğü için hayatını adadığı bir davası olmadığı sürece kişinin hayatı anlamlı olmaz. Bu anlamın talibi olanlar, önce kendilerini yani insanı tanımlamak gerektiği hissettiler. ‘Ben neyim?’sorusunu ve devamında ‘Nereden geliyorum, neden buradayım, nereye gidiyorum, sonra ne olacak, tüm bunlardan gaye ne?’gibi soruları da sorarlar.
Hiçbir varlık kendi yaratılışına şahit olmadığı için (18/Kehf:51), insan, kendi türünden ve başka türden varlıkları inceleyerek bu sorusuna cevap aradı. Etrafında, toplumunun yöneldiği ne varsa sorgulayan İbrahim Peygamber gibi, gördüğü varlıkları inceleyerek; onların ne olduğunu, neden olduğunu, nasıl olduğunu, bir amacı olup olmadığını bilmeye çalıştı. Düşündü ki onların var oluş sebebine dair bir cevap ve bir anlam bulursa kendi varlık soruları da cevaplanacak. Fakat insanın bazı sorularının, insan tarafından cevaplanması mümkün olmadığı için, insanların vahyin verdiği cevaplara ihtiyacı vardır.
Zümrüdüanka, kendi başına yaşamaya, tek başına konuşmaya, kendi kendisiyle tartışmaya, yalnız yürümeye ve belki en kötüsü de yalnız ağlamaya öyle alışmıştı ki şimdi birisinin çıkıp dostluğuna talip olması, sanki ona fazladan şeyler söylenmiş, ondan fazladan ve çok zor şeyler istenmiş duygusunu uyandırmıştı.
Belki başkası ya da yıllar önceki kendisi olsaydı, ‘dostluğunun kıymetinin bilindiğinin’ ifadesiyle yönelen bir tavır karşısında ‘tav’ olurdu. Tabi bu tav olma neticesi, samimiyeti sebebiyle tam da kullanılacak hale gelirdi.
Onun bu yanını bilenler, onu hiç kullanmışlar mıydı?
Çok, hem de nasıl.
O bu durumdan hiç gocunmuş muydu?
Hayır, asla.
O yıllarda, bazen zorlansa bile, her ne yapmışsa bunları yapılması gerekli şeyler olarak görmüş ve yapmıştı. Tabi o zaman için böyleydi bu.
Şimdi?
Şimdiyse, geçmişti kendisine yönelenlerin çoğunun, ondan beklediklerinin ve onun yaptıklarının onda birini bile geri onun için veya bir başkası için yapmaya asla niyeti olmayanlar olduğunu görüyordu.
Bunlar, çevreye adeta ‘Benim için herkes bir şeyler yapmalı.’duygusunu veren insanlardı. Fakat kendileri kimse için kıllarını kıpırdatmazlardı.
Asalaklar, soysuzlar, soysuzlar, diye mırıldandı Zümrüdüanka.
İşte yine kendisiyle konuşmaya başlamıştı.
O zaman ‘doğru ve gerekli’ diye yaptığı şeylerin çoğunu hatta belki hiçbirini şimdi yapmazdı. Acaba diğerleri bunu önceden mi biliyorlardı yoksa kendisi onlardan gördüğü vefasızlıklar sonucu mu bu hale gelmişti? Öyle şeyler aklına geliyordu ki bazıları için yaptığı bazı şeyler sebebiyle kendisi çok zorlanmış hatta hastalandığı bile olmuştu. Kendisinin yaptığının çoğunu, onların öz kardeşleri bile yapmazdı, yapmamıştı da zaten.
Kalabalık ve gürültü içinde dahi Zümrüdüanka sanki sessiz bir yerde gibi düşünebiliyordu. Zihninin düşündüğü kısımlarla ilgili sisleri açılmıştı ama hafızanın burasının aydınlanması ancak ondaki üzüntüyü artırmıştı. Hâlbuki istiyordu ki kendisini üzen şeyler seçilerek unutulma çukuruna atılsın, eğer varsa geçmişten sevindiği, mutlu olduğu ne varsa onları hatırlamak istiyordu.
Var mıydı?
Olsun istiyordu.
Yoksa koca ömrü böyle mi geçmişti. Eğer öyleyse gerçekten üzülecekti.
Acaba şimdi, hepsini hatırlamadığı, fakat bilinçaltı denilen bir özellik sebebiyle mi kendisi, dostluğuna talip olana, olumlu yönelmek istememişti.
Yıkıntı çiçeği!
Başka türlü davranmak mümkün
Başka türlü de yaşayabilir insan
Hala yapılacak şeyler için zaman var
Bu şafak kollarında getirebilir umudu
Her şeyi alan ve satanlar
Emekliye ayrılabilir.
Yıkıntı çiçeği!
Yaşamadığı hüznün acısını çekenler
Senin gözlerinde nisyana uğrar
Hakikat ne büyük dehşet
Her tebessüme liman bulunmaz
‘Hatun kişi niyetine!’diyenler
Sizleri kim defnedecek?
Yıkıntı çiçeği!
Çok çırpındın, biliyorum yorgunsun
Hep arkadan koştun, hep öne geçtin
‘Allah rızası için saygı’ydı dilendiğin
Ortasında kurşunsuz öldüren dertlerin
Gölgen, gölge olamasa da kendine
Yanmaktan dertlenmedin
Yıkıntı çiçeği!
Özgür ruhun saksılar istemedi
Bakımlı bahçeler daraltırdı ufkunu
Görenler şaşkın gülümseyip
Dediler: ‘Fesuphanallah!
Bir harabe ortasında böyle bir çiçek
Bu güzelliği kim görecek, kim bilecek?’
Yıkıntı çiçeği!
Ey asil hudayinabit!
‘Bu çiçek burada nasıl büyüyecek?’
Dediklerinde ilk kez bilinmek istedin
Hayranlık dolu gözlere görünmek…
İlk o zaman, bir âşık el tutsun
Versin seni maşukunun ellerine, istedin
Yıkıntı çiçeği!
Bu nasıl cahil cesareti
Yanarım diye korkmadın mı?
Unutulurum diye korkmadın mı?
Hadi bunları geçtim
Nasıl korkmadın bir gün görmekten
Bülbülü gül dallarında inlerken
Kendini bizden mahrum et,
İstiyorsan buna hakkın var
Ama bizi kendinden mahrum etme
İstesen de buna hakkın yok,
Dediler, yaşarken öldürenler
Sol gözüme o perde indiği andan sonra:
Yakub’a her şey Yusuf
Mecnun’a her şey Leyla
Avucumda damlalar
Kadir-i Mutlak Mevla
Topladım hayallerimi astım
Bir gülün dalının dikenlerine
Anlayan var mı bilmem
Hangi dilden anlatsam kederimi
Renksiz damlalar topladı tüm renkleri
Sözlere son verin, yeter artık şimdi:
Yakub’a her şey Yusuf
Mecnun’a her şey Leyla
Avucumda damlalar
Kadir-i Mutlak Mevla
Başını eğmenin de zamanı varmış
Konuşursam ağlarım, diyemeden…
Dilin damağın kurumuş, susuzsun
Cahille zalime kim neyi anlatabildi
Hesap sorma zamanı gelir mi bilmem?
Düşerken kederin dipsiz kuyularına,
Yakub’a her şey Yusuf
Mecnun’a her şey Leyla
Avucumda damlalar
Kadir-i Mutlak Mevla
Zümrüdüanka her gün biraz daha iyileşiyordu. Ne kadar sürdüğünü bilmediği bir baygınlık dönemi geçirmişti. Şimdiyse aylardır nekahet dönemi yaşıyordu. Bazen yürürken dengesinin olmadığını fark ediyor ve o anda gözlerinin önüne eski hali geliyordu. Güzel bir yürüyüş, salınarak… hepsi o kadar, önü sonu yok. Bazen bir yere çıkarken gücünün hemen tükendiğini, bir yerden inerken de sanki ayaklarını boşluğa attığını hissediyordu. Bir yükseklikten boşluğa ayak atsaydı eskiden, çırpardı kanatlarını ve uçup giderdi istediği kadar. Şimdiyse sarsılıyor, yoruluyor, gözü kararıyor, uyumak istiyordu.
Uyumak, uyumak, uyumak…
Uyandığında, vurulduğundan önceki hayatını hatırlamak, vurulduğundan önceki ana geri dönmek istiyordu.
Yolculuğu sürerken ilk kurşunu yemeden önceki ana mesela…
Ne olurdu, ilk kurşunu yemeseydi?
Eğer ilk kurşunu yemeseydi, diğerlerinin hiçbiri ona ulaşamazdı. İlk kurşun dengesini sarsmış, kan kaybı başlamış, hızını düşürmüş, seviyesini alçaltmıştı. İşte o ilk kurşunun sebep olduğu bu durumlardan sonra onu gören herkes, herkesin birbirine anlattığı ama kimsenin yakalayamadığı, bu sebeple ancak masallara konu olmuş, çok özel bir kuşu yakalamak arzusuyla silahlarını ona doğrultmuştu. Kurşunlar, oklar, taşlar… Ellerinde sapan olanlar göklere doğru, onu vurmak arzusuyla sapanlara asıldılar.
Bunlar, kendilerine ‘insan’ denilen varlıklarmış. Sürekli konuşurlar fakat birbirlerini pek dinlemez ve hiç anlamazlarmış. İşte bunların attıklarından isabet eden de oldu Zümrüdüanka’ya, isabet etmeyende. Fakat onlar, aradan belli bir zaman geçip göklere fırlattıkları ne varsa, geri dönüp kendilerine isabet ettiğinde şaşkınlık ve kızgınlıkla sordular:
- Bu bize nereden?
Cevap, her yan ve yönden onlara verildi:
Bu gönlümün eskici dükkânı
Gir bak bakalım
Sen var mısın orada
Ey sevdayı sele veren
Ey kapısız evler yapan
Ey giderken ardına bakan…
Uğursuz bir tırpanın önünde
Biçilirken hepimiz
İçimden yürüyüp giden
Yolcular silsilesiyle gittin
Bir asalet yükleyip acılarına
Kederlenmenin anlamı nedir?
Hayat bu, her şey yerinde kalıyor
Götürmüyor yanlışları doğrular
Azaldım yine içimde
Bir şey söyle, çoğalt beni
Sökül ve dikil, çık yola
Sakın ağlama giderken
Beni kurtarma hiçbir kederimden
Hadi sen git, kıtalar kurtar
Devrimler yap, savaşlar çıkar
Yanacaksak yanalım
Öleceksek ölelim
Her gün ölmekten iyidir, bilirim
İçimden koptu önce içim
Dedim ki: Şimdi nereye gidersen git!
Artık ne doğulu ne batılıyım
Bulunduğum yerli de olamıyorum
Gönlüm yine yola düştü
İsyandayım, durdursun biri beni
Beni atın bir yağmurun altına
Islanayım bir sokak kedisi gibi
Kıvrıldığım bir kapının dibinde
Bir ayak beni tekmelemesin
Sürüneyim çamurlarına
Bir lokma ekmekle sevineyim